DÜZENBAZLAR ve ADAM GİBİ KADIN...

    

TÜRK FİLOZOF TORLAKON yazdı...


(İnsanlığın yüz akı olan Necib Türk Milleti’nin hoşgörüsüne nankörlük ve ihanetle karşılık verenlerin merhamet dilenmeye hakları olmayacaktır.)

(İnsanlığın yüz akı olan Necib Türk Milleti’nin hoşgörüsüne nankörlük ve ihanetle karşılık verenlerin merhamet dilenmeye hakları olmayacaktır.)

   Cumhurbaşkanı adayımızı öneriyorum.

O bir kadın. Adam gibi bir kadın.

“Olmaz!” diyenler elini kaldırsın. Sebeplerini bana yazsın…

“Dostun tokadı uyanma şansı tanır, düşmanınki tanımaz.” (Torlakon öğretisi)


    6 Mayıs. Yani, HIDRELLEZ.

Yeşillik ve bahar demek olan HIZIR ile bolluk ve bereket demek olan İLYAS.

Konduğu çölü rüzgarda dalgalanan yeşilliklerle bezeyen Hazreti Hızır ile bolluk ve bereket getiren İlyas aleyhisselam. Kısaca, bahar ve bereket. Hayatın ve huzurun adı…

   Kurumayan ağaçlar baharı gördü. Hayatta kalarak bu bahara da pencere açabilen kullar koştu kırlara. Hıdrellezi karşılamaya. Yeniden canlanan doğayı izlemeye. Mevla’ya şükürler etmeye. “Hoş geldin ya yeni baharımız!... Hoş geldin ya BAHAR BAYRAMIMIZ!...” demeye… Bu bayram akıl işiydi… Bu bayramı karşılayanlar da akıllı insanlar…

   3 Mayıs idi birkaç gün öncesi de.

“Türkçülerin Bayramı” sayılıyordu. Türk Milleti’nin geleceğinden endişe duyanlar ve O’nun davasına hayatlarını koyanlar yad ediliyordu.

   Ondan iki gün öncesi de 1 Mayıs idi.

   Nevruz davası vardı 21 Mart’ta da. Ateşe tapan eski halklardan kalma bir kutlamaydı. Zerdüştlerin Cemşid’i, krallık tacını giydiği 21 Mart gününü bayram ilan etmiş. Türk topluluklarına da onlardan bulaşmış. Adı da onun için Farsça. Konu, ateşe tapanların bahar bayramı olunca işler değişiyor. Baharda çiçek böcek temiz hava koklamak varken, odun, ayakkabı eskisi, naylon, araba lastiği gibi şeyler ateşe verilerek hava kirletiliyor ve gökyüzünü yağlı kara dumanlar bürüyordu. Teröristlerin ve bozguncuların arayıp da bulamadıkları bir bayramdı bu. Hazır ateş vardı ve molotoflar da istiflenmişti. Öyleyse salla sağa sola, ateşe ver orayı burayı, bayram seyran belli olsun(!)…

   “Bir Mayıs Bahar bayramı yahu!” diyenlerin sesleri çok cılız kaldığı için, kendileri çalıp oynadılar.

“İŞÇİ BAYRAMIII!!!... İŞÇİ BAYRAMIII!!!...” diye bağıran cazgırlar ortalığı çalkaladılar.

Mehmetçiğin yollarına mayın döşeyen işçiler(!) pusu yerlerini de geçici olarak terk edip, özellikle İstanbul yoluna düştüler.

Polisin sıkı güvenliği nedeniyle, keleşlerle(AK47) İstanbul ovasında siyaset yapmak(!) da, bayram kutlamak(!) da zor olacağı için, tüfeklerini zulalara saklayıp geldiler.

Tabancalarıyla ovaya inebilenler indi… Silahla gelemeyenler şişelerle geldiler.

Bol miktarda molotof gerekliydi bayram kutlamak için(!).

Taşlar, sopalar, maskeler, limonlar...

Ellerinde sapanlarla gelmişlerdi yeni yetmeler bile.

Polisin ve Mehmetçiğin gözlerini çıkarabilmek için.

Kellelere kızıl paçavralar sarmak gerekliydi, tanınmamak için.

Yanında hiçbir şey getiremeyen beceriksizler de kaldırım taşlarını parçalamalıydı.

Sağa, sola saldırıp parçalamak, yıkmak için.

Etrafta, önce devlete, sonra da halka ait ne varsa tahrip edilip ateşe verilmeliydi.

Ortalık yakılıp yıkılmadan bayram mı olurdu yahu(!).

İlaç satan eczaneler bile tarumar edilirdi.

Bayram dediğin böyle olurdu(!).

Yak, yık, parçala, vatandaşı canından bezdir. Sokakları ve şehri yaşanmaz hale getir.

Güvenlik güçlerini suçla bir yandan da.

Rahatça bayram kutlamayı(!) engellemek için sıkı güvenlik önlemleri almalarının faturasını ödet.

Halkın çektiği sıkıntının sebebinin tamamıyla polisin tavrı olduğunu cazırda dur.

Özellikle “Kanal D.yus” denen televizyonun keçi sakallı ankırmanına büyük iş düşüyordu.

Ankırman, gavurca bir söylemdi. Merkep gibi heyecanlı, telaşlı, tepintili ve anırtılı haber sunan cazgırlara deniyordu.

“İşçilerin özgürce bayram kutlamaları engellenemeeez!!!... Polis halka işkence ediyooor!!!... Copluyooor!!!... Bibeeeeer… öhhö! Öhhööah!!!...” diye höykünürken bir yandan da heyecanla tepinmeliydi… Aynı sahneler yüzlerce defa tekrarlanmalı; terör estiren hainler masum, polis ve asker saldırgan, devlet de suçlu gösterilmeliydi…

Halk da öyle bir izlenim uyanmalıydı ki; kafası yarılan Mehmetçik ile, molotofla yakılan polisimizin görüntüsüne “Ohhh!... İyi oldu!” diye sevindirilmeliydi…

(“İşçilere özgürce bayram kutlattırılmıyoooorrr!!!.. Dayakçı poliiiiss!!!.. Vahşi poliiiiss!!!...” diye tepinen cazgırların önü birgün gaspçılar veya tinerciler tarafından kesilip “Ya paranı, ya canını!!!...” dediklerinde “Mmmalooo!!!!. Yüzellibeeeş! Polisimdaaaaat!.. Yetişin beni kesiyorlaaarrr!!!...” diye ciyaklamak durumunda kalabilirler… Böyle bir hal karşısında polisin söyleme yetkisi veya hakkı yok elbette. Fakat onun yerine halkımız söyleyecek: “Tinercinin cazgır şişleme hakkı engellenemeeeeeez!!!.”…

Cazgırların önde gidenlerinden bir diğeri de CNNTÜRK idi.

Adında “Türk” olanlar, aman dikkat etsinler!!!

Asil Millet adını sakın kirletmesinler!!!...

CNN gavurun hası idi. Bunun “Türk”ü olamazdı elbette.

Fakat bizim demokratik, laik ve hukukun egemen olduğu(!) sistemimizde acayip dümenler dönüyordu.

Herifçioğlunun dedesi Hınçak papazı, kendisi Ermeni bozması, soyadını da “Türk” diye koymuş, Kürtçülük davası güdüyor, Yahudi lobisince semirtiliyor, AB’nin kanatları altında korunuyor, devletimizden maaş almaya devam ediyor…

“Kazanılmış hak” imiş efendim… Gaspedilemez imiş.

Bizim Yörük Hasan’ın oğlu Mustafa, Şırnak kırsalında pusuya düşürülerek şehit edildi. Nişanlıydı. Terhisine üç gün kalmıştı. Askerden dönünce nasıl düğün edeceklerinin endişesini çekiyorlardı. Öylesine garip ve yoksuldular ki; nişanında hatıra fotoğrafı çektirecek imkanları bile olmamıştı. Hayatında çektirdiği ilk resim; başında kep, ayağında postal olan askerlik resmiydi…

“Halka rağmen olan sistemler, kendi evlatlarını yiyerek beslenirler.” (Torlakon öğretisi)

Peki öyleyse birileri çıksın da cevap versin;

Bizim garip Mustafa’nın kazanılmış hakkı, yirmi bir yaşında şehit olmak mıydı?

Bu hak O’na, daha Rukiye ananın karnından doğmadan mı verilmişti?

Bu ülke için can verme hakkı sadece, devletine ve milletine can-ı gönülden bağlı garip ve mütedeyyin insanlarımıza mı verilmişti?

Bu ayrıcalığın sadece onlara tanınıyor olmasının sebebi neydi?

Sadece bir şans işi miydi? Yoksa;

Kullardan torpili olmayıp da bu Dünya’da rahata eremeyenler, Mevla’nın torpili ile Cennette mi ağırlanıyorlardı?   (yazının devamını okumak için tıklayınız.)

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !