TEMİZ TOPLUM
Kirli işlerin, yapanlara bir çıkar sağladığı doğrudur. Ama, bu çıkarın ne kadar süre ve/ya toplumun ne kadarlık bir bölümü için geçerli olduğuna dikkat edilirse, bir kişi ya da gruba çıkar sağlayan bir kirliliğin, toplumun bütününe zarar verdiği ya da bir süre için sağlanan çıkarın sürekli olamadığı görülecektir.
Bu gerçeğe karşın insanların kirli tutum ve davranışlara bu denli eğilimli olmalarının nedeni, toplumun bütünü ya da uzun vade yerine yalnızca kendini (veya küçük bir grubu) ve kısa vadeyi tercih edebilmesinden kaynaklanmaktadır.
Toplum çıkarlarını zedelemek pahasına kendine çıkar sağlamak, ancak çıkarlarını -gerçek anlamda çıkar- gözetmesini bilmeyen toplumlarda mümkün olabilmektedir. Bu tür toplumlarda akıl değil bir çeşit orman kanunu egemenliği geçerlidir ve er ya da geç akıl egemenliği altındaki toplumlar tarafından topluca yutulmaktadırlar.
Toplu çıkarlarını gözetmesini bilen, akılcılığı rehber edinmiş toplumlarda ise böyle bir çıkar çatışması'na (conflict of interest) izin verilmez. Çünkü oralarda kısa vadeli çıkarların uzun vadeli çıkarlara tercih edilmesinin akılcılıkla bağdaşmadığı öğrenilmiştir.
Buna göre kirliliği, akılcılıktan uzaklaşma, temizliği de akılcılık olarak tanımlamak mümkündür. Temiz Toplum ise, akılcılığı egemen kılabilmiş toplum demektir.
Pekiyi, toplumumuzu bu denli olumsuz etkileyen, onu maddi ve manevi olarak yozlaştıran kirliliklere yol açan akıldışılık nere(ler)den kaynaklanmaktadır?
Sorunların büyük bir çoğunluğunun değişmez nedeni olan “dün de öyle olduğu için”, toplumumuzun akıldışı yaşam biçiminin bir nedenidir. Birey ve toplum davranışları da aynen mekanik sistemlerde olduğu gibi eylemsizlik (inertia) yani eski konumunu koruma içgüdüsüne sahiptir. Birşeyleri dün nasıl yapıyorsak -eğer güçlü bir değiştirici etki yoksa- bugün de aynı biçimde yaparız.
Toplumumuz dün akıl yerine akıldışılığın etkisindeydi. Bugün, değişmesi için bir etken yoktur, dolayısıyla yine akıldışılık egemendir.
Bir diğer neden, okul-aile-toplum üçlüsünce bireylere kazandırılan formasyonun, akılcılığı değil akıldışılığı yaratmakta oluşudur. Ancak bu üçlüden en etkin durumda olan okul'un, ilk ve orta öğretimde benimsemiş olduğu felsefe akıl yoluyla oluşturulmuş olmayıp, her dönemde ayrı fakat hepsi de yetersiz görüşteki siyasi kadroların egemenlik savaşı verdiği Milli Eğitim Bakanlığınca çizilir.
Yüksek öğretimde ise artık iş işten geçmiş, temel formasyonunu akıldışı bir müfredatla almış olan öğrenciler, akıldışı ön eğitimli öğretmenler tarafından yine akıldışı bir müfredata zorlanırlar.
Bireylerin formasyonlarını oluşturan üçlünün aile ayağı ise, bebeklikten itibaren yaratıcılığı törpüleyen, aklısıra çocuğu tehlikelerden koruyan ve kişiliğini geliştirmesine en büyük yardımcı olabilecek olan oyun'u aşağılayıp mümkün olan hallerde de yasaklayan bir tutum içindedir.
Okul ve ailenin bu tutumu, ancak başkalarını taklid edebilen, kişiliği baskılanmış, daima korunma bekleyen (toplulumuzun hemen her kesiminin histerik korunma taleplerinin kaynağı budur), girişimciliği narkoz altında bir üçüncü ayak yani toplum yaratmış, o da ilk iki ayağı destekleyen kurumlar oluşturmuştur.
Bu yapıdaki bir toplum, kendini yüceltebilecek sistemleri kuramamış ve halen de kuramamakta, önüne çıkan ya da çıkarılan sorunları kurcalama yoluyla çözmeye çalışmakta ve çözemeyip yüzüne gözüne bulaştırmaktadır.
Doğal yaradılışı nedeniyle tehlikelerden sakınmak isteyen, tutunacak bir dal arayan bireyler ve onlardan oluşan toplum ise sürekli kurtarıcı arayışında, baba'lar, ana'lar ve bacı'ların eline düşmektedir.
Akıldışılık, tanımı gereği büyük bir vakum yaratmıştır. Uzaydaki karadelik'lere benzer biçimdeki bu akılcılık vakumu, çevresinde her ne varsa yutmakta ve yutmagücü daha da artmaktadır.
Bu karadelik içinde birşey hariç herşeye yer vardır: o da, akılcılık'tır !
Şimdi bir kısım insanın “Refah geliyor!” yaygarası, sorunun kaynağının hala anlaşılmamış olduğunu gösteriyor.
Gerçek tehlike, bu karadelik içinde örgütlenen etnik veya köktenci akımlar değil, akılcılığın gerçek anlamını kavrayamamış, dini de bütünüyle akıldışılık vakumuna itmiş olan, kravatlı, okumuş, çağdaş görünümlü ama kafasının içi gerçek örümcek ağlarıyla kaplı aydın bozuntularıdır.
Temiz Toplum ancak bu acı gerçeğe korkmadan bakabildiğimiz gün yapılanmaya başlayabilir. Yoksa, evrenin büyük gücü, minicik Dünya'nın minicik bir coğrafyasında oluşmuş bulunan bu akıldışılığı, onu yok ederek temizleyecektir.
İlahi gücün kirliliğe yani akıldışılığa tahammülü yoktur, olamaz.
Haber sitemiz http://www.mehmetcik.gen.tr adresinden yayın yapmaktadır.
Bu sitedeki eski haberlere ulaşmak için lütfen arşiv'e tıklayınız .
MEHMETÇİK TV'Yİ SİTENİZE EKLEMEK İÇİN AŞAĞIDAKİ KODU SİTENİZE EKLEYİN.
|
| ||||
|
|
| ||
|
Irak Türkmenleri Ankara'da önemli bir buluşma gerçekleştirdi. Bu buluşmada alınan kararlar, Irak Türkmenlerinin Kuzay Irak'taki yeni oluşumda söz sahibi olması adına büyük önem taşıyor.
Özellikle Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı peşmerge başı Mesut Barzani'nin Avrupa Parlamentosu'nda PKK terör örgütünün siyasi bir mesele olduğunu söylemesinin ve Kuzey Irak sorununun planlanan referandum ile çözüleceğini iddia etmesinin ardından, harekete geçen Türkmenler, resmi olarak tek çatı altında birleşme ve liderlerinin belirlemek için toplandı. Bu toplantıda Irak Türkmen Cephesi Başkanı Dr. Saadettin Ergeç, resmi olarak, Irak Türkmenlerinin lideri olarak kabul edildi.
Yüze yakın kuruluşun bir araya gelerek imzaladığı Ankara Deklarasyonu ile ilan edilen bu kararlar neden alındı? Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği yöneticisi Necdet Kerküklü bu kararların arka planını iyibilgi'ye anlattı. Kerkük referandumu yaklaşırken ve Irak'ta Türkmenlere soykırım yapılırken aldıkları bu karar ile siyasi arenada resmi olarak daha da fazla yer almak için önemli çalışmalar başlattıklarını belirten Kerküklü, "Biz zaten bir bütündük, fakat, dışarıdan bakıldığında bu bütünlük yokmuş gibi gösteriliyordu. Liderimizin olmadığı konusunda elelştiri yaplıyordu. Bu kararla teşkilatlandığımızı resmi olarak kabul ettireceğiz. Liderimizin de olduğunu göstereceğiz. Ve bu teşkilatın merkezi eskisi gibi Irak Türkmeneli dışında olmayacak." şeklinde konuşuyor.
"Bu kararı almamızdaki en önemli nedenlerden biri de Mesut Barzani'nin kurdurduğu naylon Türkmen dernekleridir" şeklinde konuşan Kerküklü, "Barzani Türkmen olmayanlara kurdurduğu bu sahte Türkmen derneklerine basın açıklamaları yaptırıyor. Sahte Türkmen dernekleri bu açıklamalarda, Kürt hareketlerini desteklediklerini, Kuzey Irak'ın Kürtlerin hakkı olduğunu anlatıyorlar. Türkmen cephesi tek çatı altında resmiyet kazandığında bu irili ufaklı sahte Türkmen derneklerinin de gerçek olmadığını ilan etme platformu bulacağız."
Kerkük 2007 referandumu yaklaşırken, Türkmeneli temsilini, Türkmeneli coğrafyası dışında sürdürme alışkanlığının bitecek olması oldukça önemli bir gelişme. İçeriden teşkilatlanan ve resmi liderlerini belirleyen Türkmenlerin politikasızlık politikalarını terk etmeleri geç de olsa güzel...
KAYNAK:www.iyibilgi.com
|
| ||
|
Irak Türkmen Cephesi Türkiye Temsilcisi Ahmet Muratlı, AP'de konuşan Irak Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani'ye, katıldığı bir televizyon programında cevap verdi. Barzani'nin herkesi hayrete düşürecek açıklamalar yaptığını belirten Muratlı, Irak'ın bu kadar problemi ve sorunu varken, AP'ye götürülecek konuların bunlar olmadığını vurguladı.
Muratlı, Barzani'nin konuşmasına cevap niteliğinde "Sen beni tanımıyorsan, ben seni hiç tanımam. Yarın orada bir damla Türkmen kanı akarsa bundan sen sorumlusun. Kerkük sevdandan vazgeçmelisin" dedi ve konuşmasını sürdürdü: "60 sene bekleseler, biz Irak'ın kuzeyine o ismi verdirmeyeceğiz. Bizi işgal de etseler, mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz".
Barzani'nin "Tüm dış müdahaleleri reddediyoruz" demecine de cevap veren Muratlı, "Dış müdahaleleri reddediyoruz, diyor ama dış kuvvetleri bu topraklara çağıran, davet eden kendileridir. Ne çabuk unutuyorlar..." şeklinde vurguladı. Kuzey yönetiminin sırf kendi iktidarlarını kurabilmek için Irak'ı işgale götürecek adımlar attıklarını, bunu da Türk halkının çok iyi görmesi gerektiğine dikkat çeken Muratlı, "İşgal edilen ülkemde 700bin kişi öldü, 2milyon kişi mülteci durumunda ve 1,5milyon kişi de malul yaşıyor" dedi.
Son olarak, kuzey yönetiminin Ortadoğu'da artık bir problem haline geldiğini belirten Muratlı, Irak'a barış ve huzurun gelebilmesi için bu düşmanca tavırların bırakılması ve Kerkük'e özel statü verilmesi gerektiğini dile getirdi.
|
| ||
|
GÜL BUNUDA YAPTI
DIŞİŞlerİ Bakanlığı’na bağlı Devlet Konukevi’ndeki rezalet, Türk milletini şoke etti. AB Komisyonu’nun Türkiye Temsilcisi Marc Pierini tarafından verilen “9 Mayıs Avrupa Günü” resepsiyonunda, AB üyesi ülkelerle Kıbrıs Rum kesiminin bayrağı da asıldı.
DEP’i ağırlamıştı
Bu skandalın baş sorumlusu olan Gül, PKK’ya yataklıktan hükümlü olarak yargılanırken AB’ye uyum olsun diye salıverilen eski DEP’li Leyla Zana, Hatip Dicle, Orhan Doğan ve Selim Sadak’la da Dışişleri Konutu’nda 45 dakika başbaşa görüşmüştü. ‰8’de
Rum bayrağını Devlet Konukevi’ne soktular
Dışişleri Bakanlığı’nca işletilen Ankara Palas’ta, Türkiye’nin tanımadığı Rum
Yönetimi’nin bayrağı asıldı. Skandal toplantıda hükümetten temsilciler de yeraldı
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında önemli bir yeri bulunan Ankara’daki Devlet Konukevi (Ankara Palas) önceki gün tarihinde bir ilki yaşadı. Hürriyet’ten Uğur Ergan’ın haberine göre, Dışişleri Bakanlığı tarafından işletilen Devlet Konuk evi’nde “9 Mayıs Avrupa Günü” nedeniyle AB Komisyonu’nun Türkiye Temsilcisi Marc Pierini tarafından verilen resepsiyonda, AB üyesi tüm ülkelerin bayrağı ile birlikte Kıbrıs Rum Kesimi’nin bayrağı da yer aldı.
Tepki çekti
Türkiye’nin tanımadığı Kıbrıs Rum Kesimi’nin bayrağının, diğer üyelerin bayrakları ile birlikte Devlet Konukevi’nin resepsiyon salonuna konulması, resepsiyonda yeralan davetli Türk konuklar tarafından yadırgandı. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün de, programında olmasına rağmen resepsiyona katılmaması dikkat çekti. Gül, resepsiyona geleceği için öncü koruma birliği önceden Konukevi’ne gelerek güvenlik önlemi aldı. Ancak daha sonra Gül’ün gelmeyeceği anlaşılınca öncü korumalarda resepsiyondan ayrıldı.
Resepsiyon salonunda
Dışişleri Bakanlığı’nda olan Gül’ün, resepsiyonun verildiği saatlere denk gelen, taraftarı olduğu Beşiktaş ile memleketinin takımı Kayseri Erciyesspor arasındaki Türkiye Kupası finalini TV’den izlediği öğrenildi. Yetkililer, daha önce birçok kez Türkiye-AB Ortak Komisyonu toplantısına ev sahipliği yapan Devlet Konukevi’ne sadece Türkiye ve AB’nin 12 yıldızlı bayrağının konulmakta olduğunu ifade ettiler. Davetlileri Devlet Konukevi’nin girişinde karşılayan Pierini’nin arkasında Türk ve AB bayrakları yer aldı. Ancak resepsiyon salonunun bir bölümünde Kıbrıs Rum Kesimi dahil Birlik üyesi 27 ülkenin bayrağının bulunduğu görüldü.
DEP’lileri de kabul etmişti
Ankara’nın göbeğine Rum bayrağını diktiren Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, 11 Haziran 2004 tarihinde bölücü terör örgütüne destek verdikleri için tutuklanarak hapise gönderilen ve suçları sabit görülen eski DEP’lileri ziyaret etmişti. Gül, AKP’nin Kürt kökenli bazı vekillerin aracı olmasıyla yaptığı görüşmeyi Dışişleri Bakanlığı’nın konutunda gerçekleştirmişti.
’Arkanızdayız’
Leyla Zana, Hatip Dicle, Orhan Doğan ve Selim Sadak’la 45 dakika fikir alış verişinde bulunan Gül buluşmada, “Türkiye’nin çok önemli adımlar attığı bir dönemden geçtiğini” belirterek, “Bu yeni dönemde herkes üzerine düşeni yerine getirmeli” demişti. Zana ve arkadaşları görüşmede, cezaevinden tahliye edildikleri gün yaptıkları barış (!) mesajları içeren görüşlerini yinelemişlerdi. Eski DEP’liler, “geçmişin kırgınlıklarının geride kalması gerektiğini, toplumsal barış ve kardeşliğin esas alınmasının zorunlu olduğunu” dile getirmişti. 4 DEP’li, bu konuda üzerlerine düşeni yapacaklarını kaydederken, Türkiye’nin AB’ye üye olabilmesi için ellerinden gelen çabayı göstereceklerini vurgulamışlardı. Eski DEP’liler, geç kalınmakla birlikte, Türkiye’de çok önemli reformlar yapıldığını söyleyerek ve sürece desteklerini iletmişlerdi.
Toplantıya katılan devlet bakanlarından, Rum bayrağının asılmasına yönelik herhangi bir tepki gösterilmeme-si anlamlı bulundu
Babacan ve Çelik oradaydı
Resepsiyona Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Ali Babacan ile Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik katılarak kısa süre kaldı. Dışişleri Müsteşarı Ertuğrul Apakan, Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreteri Yiğit Alpogan, AB’den sorumlu Dışişleri
Müsteşar Yardımcısı Ahmet Acet ile çok sayıda yerli ve yabancı diplomat da resepsiyonda hazır bulundu. Avrupa Birliği’nin (AB) yemeğine de Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün yerine Müsteşar Apakan’ın katıldığı ileri sürüldü.
Rumlar AKP’yi destekliyor
Peşmerge reisi Barzani’nin, “AKP hükümetiyle uyumlu oldukları” yönünde açıklamalarından sonra Rumlar’dan da AKP’ye destek geldi. Türk askeri karşıtı açıklamalarıyla bilinen Rum Meclis Başkanı Hristofyas, AKP hükümetini desteklediklerini açıkladı. Rum Haravgi gazetesinin iddiasına göre, Atina’ya giden Hristofyas, Dışişleri Bakanı Dora Bakoyanni ile Türkiye’de meydana gelen gelişmeleri ele aldı. Gazete Hristofyas’ın, “Türkiye’deki durumun kritik olduğunu” söylediğini yazarak, Hristofyas’ın sözlerini şöyle aktardı: “Siyasette birçok paradokslar var. Türkiye’de şu an ılımlı İslami değerler üzerine kurulu hükümeti desteklemek zorunda olduğumuz bir zamandayız. Türkiye’de askerin egemen olması halinde, Türk-Yunan ilişkilerinde ve Kıbrıs sorununda gerileme olur.”
20 bin askerin yanı sıra çok sayıda köy korucusu ve özel harekat timlerinin de katıldığı operasyona, 10 Kobra ve Sikorsky helikopteri de havadan destek veriyor.

ŞIRNAK'taki Cudi ve Gabar Dağları'nda güvenlik güçlerinin teröristlere yönelik başlattığı operasyonlar sürürken, Irak sınırına tank ve asker sevkiyatları devam ediyor.
Gabar, Cudi, Küpeli, Namaz Dağları ile Harimiye, Sinaht, Yeditepe, Mese, Mergi, Hilizya ve Dersu bölgelerinde güvenlik güçleri tarafından başlatılan geniş çaplı operasyon tüm hazıyla sürüyor. 20 bin askerin yanı sıra çok sayıda köy korucusu ve özel harekat timlerinin de katıldığı operasyona, 10 Kobra ve Sikorsky helikopteri de havadan destek veriyor.
Şırnak 23’üncü Jandarma Tümen Komutanlığı’nın sevk ve idaresinde yürütülen operasyonda özellikle Bestler Dereler Mevkii’nde zaman zaman PKK’lı teröristlerle sıcak temas sağlandığı, ancak ölü ve yaralı konusunda henüz bir bilgiye ulaşılamadığı belirtiliyor. Operasyon sırasında Kuzey Irak’tan sızmalara karşı, stratejik mevkiilere havadan asker indiriliyor, teröristlerin geçiş güzergahları tutuluyor.
Bu arada Irak sınırına tank ve asker sevkiyatı yapılıyor. Dün gece ve bu sabah Cizre Tank Taburu’ndan çıkan tanklar, Cizre ve Silopi İlçe merkezinden geçerek Habur Sınır Kapısı yakınlarında sınıra sıfır noktada konuşlandırıldı.
Arslan BULUT
Makyavel, “Türkleri dışarıdan işgal etmeye kalkmayın, yenemezsiniz. Fakat bir defa içeriden ele geçirdiniz mi her şeyi kabul ettirebilirsiniz!” diyordu!

Mitingleri kontrol etmek isteyenler bir tarafa, Avrupa Birliği, Karadeniz’in “Temel” karakterini bile kullanmaya çalışıyor! Anadolu Ajansı’nın geçtiği bir haber, AB’nin ve yandaşlarının yeni planını ortaya çıkardı.
1944’lerden itibaren Türkiye’nin başına gelen budur!
1952’de NATO’ya giriş süreci, Türkiye kalesinin içeriden fethi ile sonuçlanmıştır!
Soros’un turuncu devrimi, Ukrayna ve Gürcistan’dan önce Türkiye’de, turuncu parti AKP üzerinden uygulanmıştır.
Bugün Türkiye ekonomisi, dünya tekellerinin eline geçmiş durumdadır. Ekonomi milli güç demektir. Demek ki Türkiye’nin milli gücü dışarıdan kumandalıdır.
Milli güç dışarıdan kumanda edilince, milli siyaseti kim yapacak?
Prof. Dr. Mustafa Erkal, bugünkü durumu ve özellikle iç tehditleri anlatırken, “Türkiye, küresel güçler ve çevre ülkelerden kaynaklanan dış tehditlerle karşı karşıyadır. Avrupa Birliği bir dış tehdit halini almıştır. İçeride ise cumhuriyete ve rejime karşı ırkçı-bölücü, radikal dinci, aşırı sol terörcü, batıcı-teslimiyetçi tehdit unsurları vardır. TÜSİAD raporları, AB’nin yeni azınlıklar oluşturma çabaları, Türkiye’nin devlet şeklini değiştirmek için bir başlangıçtır. Mozaik ve çok kültürlülük iddialarının hedefi, Anadolu’dan Türk damgasını silmektir. Türkiye’nin asıl sorunu iç ihanettir” diyordu.
Turgay Tüfekçioğlu’nun belirttiği gibi, sonunda bıçak egemenliğe dayandı.
AB’nin Avrupa Birleşik Devletleri halini alması ile Türkiye’nin bu oluşumun köpek kapısında oyalanırken egemenliğini kaybetme tehlikesi ortaya çıktı. İşte Tandoğan’da, Çağlayan’da ortaya çıkan tepki, bu tehdidin, Türk Milleti’nin çoğunluğu tarafından anlaşılmış olduğunun göstergesidir.
Fakat bu tepki yine yanlış yönlendirilmek isteniyor! Tepkiler de kontrol edilebiliyor çünkü!
* * *
Mitingleri kontrol etmek isteyenler bir tarafa, Avrupa Birliği, Karadeniz’in “Temel” karakterini bile kullanmaya çalışıyor! Anadolu Ajansı’nın geçtiği bir haber, AB’nin ve yandaşlarının yeni planını ortaya çıkardı. Buna göre, Türk toplumunun ve özellikle de Karadeniz insanının sıcaklığını, sempatisini simgeleyen “Temel fıkraları” AB’yi sevdirme operasyonunun bir parçası haline getirilecek. Haberde, “Trabzon AB Bilgi Bürosu, halkın AB’yi tanıması ve sevmesi için Temel fıkralarından oluşan bir kitap hazırlamak için çalışma başlattı” deniliyor.Trabzon üzerinde bu kadar oyun oynandı, başaramadılar, şimdi Makyavel taktiği ile kaleyi içerden fethetmeye çalışıyorlar! Fakat bu Makyavel taktikleri de Karadeniz’e sökmez! Göreceğiz.
* * *
Her zaman belirttiğimiz gibi bugün de hattı savunma dönemi bitmiştir, sathı savunma dönemi başlamıştır. O satıh bütün vatan olduğu gibi, dildir, ekonomidir, iş dünyasıdır, kültürdür, siyasettir, medyadır, tarım ve maden alanlarıdır ve hepsinden önemlisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir.
Asıl savunma, Türk kimliği taşıdıkları halde, yabancı istihbarat servisleri tarafından yetiştirilip önemli makamlara getirildikten sonra Türkiye aleyhine çalışan kozaları, gerçek kimlikleriyle ortaya çıkarmaktır! Türk Milleti’nin kozaların ihanetlerini öğrendiği gün, iç tehdit sona erecektir.
Makyavel’in söylediği gibi, dış tehditler Türk Milleti’ne vız gelir!
273.Düzce’de Jandarma Komutanlığı’na gelen engelli vatandaşlarımız da diğerleri gibi hemen eğitime başladı.

273.Düzce’de Jandarma Komutanlığı’na gelen engelli vatandaşlarımız da diğerleri gibi hemen eğitime başladı. Hepsi komutanlarını bağlılıkla selamladı.
HER TÜRK ASKER DOĞAR
Engelli gençlerimiz, 1 gün de olsa askerlik yapmanın mutluluğunu yaşadı, terhis belgesi aldı.
Yurdun dört bir yanında engelli gençler, 1 günlüğüne de olsa askerlik yaparak, tersih belgesi aldı. Asker olmanın gurur ve sevincini yaşıyan engelli vatandaşlara, “Engelliler Haftası” nedeniyle Mehmetçik, en anlamlı hediye vermiş oldu. Sabah erken satlerde Alay Komutanlık’larına gelen engelliler, ilk olarak askerlerin ve yakınlarının yardımı ile asker kıyafetlerini giydiler.
Kıvançla yemin ettiler
Mutlulukları gözlerinden okunan engelliler daha sonra sıraya geçerek komutanları ile birlikte eğitim yaptılar. Günün sonunda düzenlenen törenle yemin eden engelli gençler terhis belgelerini aldılar. 57. Topçu Tugay’ında düzenlenen yemin töreninde konuşan engelliler adına konuşan topçu er Koray Işık, her zaman asker olmayı çok istediğini, ancak işitme engeli nedeniyle bu isteğini yerine getiremediğini anlattı. Bir günlüğüne de olsa askerlik görevini yerine getirdiklerinden dolayı büyük mutluluk yaşadıklarını söyledi.Kutsal yemin töreninde ise büyük heyecan vardı
Kaderine terkedilen bozuk ve toprak yollara döşenen mayınlar, TSK’yı karayollarına el atmak zorunda bıraktı. Mehmetçik, Şırnak-Eruh arasındaki bozuk yolları asfalt ile onardı
En büyük asker bizim asker
UYGULAMA kapsamında Şırnak’taki Çakır Söğüt Tugay Komutanlığı’nda görevli Mehmetçikler, Şırnak-Eruh arasındaki bozuk yolları TCK’dan temin edilen asfalt ile onardı. Okul onarımlarından, spor sahasının temizlenmesine kadar her işe koşan Mehmetçik’i çalışması vatandaşı mutlu etti. Çalışmalar sırasında Şırnaklılar, “En büyük asker bizim asker” diyerek teşekkür etti.
Yaşamımız güvence altında
YOLLARIN geçtiğimiz yılda Mehmetçikler tarafından onarıldığını söyleyen Nuh Mahallesi Muhtarı Ömer Bayık, “Yollar aşırı yağış ve ağır vasıta yoğunluğundan dolayı, harap oluyor. Çukurlar cana ve mala zarar veren kazalara davetiye çıkardığı gibi, kahpe mayınlara da yuva oluyor. Yakıcı güneşe aldırmadan gece-gündüz çalışan askerimiz yaşamımızı güvence altına aldı” dedi.

OKUYUCU POSTASI Nail Amudi nailamudi@yahoo.com
PKK mağduru Kalender Şahin imzasıyla dün gece bilgisayarıma düşen mektubu sizlerle paylaşmak istiyorum...
Tartışmalar yoğunlaştı, milletimiz arayış içinde. Kimsenin oyunu, CHP-DSP-DP eliyle ABD-AB programlarına yeniden bağlama niyeti de yok gördüğüm kadarıyla. Bu çok sevindirici. Çünkü Türkiye'nin yeni bir AKP'ye tahammülü yok.

Hem Washington hem de AB başkentlerine, Ankara'dan her gün raporlar gitmeye başladı. Neler mi yazıyorlar?.. "Arka arkaya yapılan büyük mitingler herkesi şaşkına çevirdi. Kimse böylesine büyük kalabalıkların laik ve çağdaş Türkiye'yi korumak için sokaklara çıkmasını beklemiyordu"… Büyük kriz erken seçim kararıyla şimdilik aşılmış gibi ama sandıktan kimin çıkacağı çok önemli. Raporlarda dile getirilen ciddi kaygılar var. En büyük kaygı ise meydanlarda esen AB karşıtı rüzgarlar!"
Baykal'ın cevabını teypten aktarıyorum:
- Böyle bir sorunumuz yok, böyle bir konumuz yok. Yani bizim de DSP'nin de AB konusundaki tavrı çok net, çok açık."
Savunmada hedef en az yüzde 50 yerli
Savunma Sanayi Müsteşarı Bayar, yıllık 4 milyar dolarlık silah alımının yüzde ellisini yerli kaynaklardan karşılamayı hedeflediklerini söyledi. Türkiye, dünyada savaş gemisi üreten 4-5 ülkeden biri olacak
SAVUNMA sanayiinde son dönemde yerli kaynaklara ağırlık veren Türkiye, tanktan eğitim uçağına, korvetten insansız hava aracına kadar çeşitli sistemleri milli imkanlarla üretmek için çalışma yürütüyor. Hedef ise yüzde 25 olan yerli kaynakla tedarik oranını en az yüzde 50’ye çıkarmak.
Savunma Sanayii Müsteşarlığı’nın (SSM) başına geçtikten sonra attığı adımlarla adından söz ettiren Murad Bayar da hedefe ulaşmak için kapsamlı bir plan yürüttüklerini anlattı. Bayar’ın değerlendirmeleri oldukça çarpıcı...
Türkiye, savunma sanayiinde son dönemde milli kaynaklara yöneldi. Bu konuda hedef nedir?
Türkiye’nin bulunduğu coğrafya ve güvenlik ihtiyacı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) büyüklüğü ve modernizasyon ihtiyaçlarını üst üste koyduğumuzda, sistemin sürekli dış alım yoluyla dönemeyeceğini görüyoruz. 2003’te TSK’nın milli kaynaklardan ihtiyaçlarını karşılama oranı yüzde 25’lerdeydi. Bu, çok düşük bir oran. Öncelikli hedefimiz, 2010’a kadar TSK’nın modernizasyon ihtiyaçlarından yüzde 50’sini Türkiye’den karşılayabilmektir. 2004’ten 2005’e Türkiye’deki savunma sanayii şirketlerinin üretimi yüzde 35 arttı. 2006’da da artış bu oranda. Aselsan’da ciro 250 milyon dolar iken 500 milyon dolar oldu. TAI’de 100 milyon doların altındayken, 200-250 milyon dolarlar görüldü. Bizim 3 adımlı önceliğimiz var. Bunlar;
- Yapabiliyorsak kendimiz yapalım; ama sadece üretim anlamında değil; tasarım ve geliştirme de bize ait olsun. Bu birinci önceliğimiz.
- Eğer bunu yapamıyorsak, ikinci olarak uluslararası konsorsiyumlara girmeye çalışıyoruz. Mesela bunun örneği A400M Uçak Projesi’dir. 6 ortağı var projenin ve biri de biziz.
- Bu da olmazsa; offset yoluyla hazır alım var.
Neleri kendimiz yapacağız, hangi sistemleri dışarıdan alacağız?
Türkiye, bazı hava araçları ve belki denizaltılar hariç, her şeyi yapabilir diye düşünüyorum. Biz tank yapacağız mesela. Deniz üstü araçların hemen hepsi yapılıyor. MİLGEM ilk savaş gemisi ve bizim tasarımımız. Türkiye ilk defa bir savaş gemisi tasarlıyor. Yonca’nın yaptığı güvenlik botu milli tasarım ve Pakistan ile Malezya’ya pazarlanıyor. Korvete kadar bütün savaş gemileri Türkiye’de yapılacak artık. Bugün, yazılım tabanlı, frekans atlamalı telsizler yapıp, dünyanın dört bir yanına satabiliyoruz. Dünyada, yazılım tabanlı telsiz yapabilen 2-3 şirketten biri ASELSAN. Askeri haberleşme ve elektroptik alanlar tamamen çözülmüş durumda. Gece-gündüz gözetleme sistemlerimizi yapıyoruz
Havada işbirliği şart
Türkiye kendi imkanlarıyla uçak yapacak mı?
Savaş uçağı, helikopter, nakliye uçağı gibi sistemleri Türkiye tasarlayıp yapmayacak. Bunların ortak imalatlarına katılıyoruz. Bizim hedefimiz, bunların içindeki elektronik sistemleri, yazılımları, bilgisayarları yapabilmek.
Örneğin A400M Uçak Projesi’nde konsorsiyum üyesiyiz. Kendi uçağımız değil ama belli parçalarının tasarımını da yapan 6 ülkeden biriyiz. TAI, uçakların orta gövdesinin tasarım dahil her şeyini yapıyor. Konsorsiyumun üreteceği toplam uçak 180 adet. Bunların orta gövdesi TAI’den gidecek. Uçağın yüzde 5.5’inin tapusu bize ait.
Helikopterde de aynı şekilde. ATAK ihalesini sonuçlandırdık. Projeyi İtalyan Agusta ile TAI üstlenecek. İlk eğitim uçağı Hürkuş’un ön tasarımı tamam.
F-35 yeni nesil savaş uçağı konusunda Türkiye neden AB projesini değil de ABD’nin de aralarında olduğu JSF Projesi’ne katılma kararı aldı?
Joint Street Fighter (JSF) bir geliştirme projesi. Türkiye konsept ve geliştirme fazlarına katıldı. Üretim ve lojistik fazına da katılma kararı aldı. Daha uçak alım tercihi diye bir şey yok. 2012 yılında sipariş verilecek. Türkiye, konsept fazına 6 milyon dolar yatırmıştı, sistem geliştirme fazına da 175 milyon dolar yatırıyoruz. Şimdi üretim fazına katılıyoruz. Burada da önümüzdeki 20 senede ödenmek üzere 800 milyon dolar yatırıyoruz. Bir nevi ‘Biz projeye devam ediyoruz’ diyoruz. Türkiye’nin durumu, ABD, İngiltere, Hollanda, İtalya, Norveç, Danimarka, Kanada ve Avustralya’nın durumundan pek farklı değil.
Biz, harcamış olacağımız 10 milyar doları hesaplayarak, en az 5 milyar dolarlık iş bekliyoruz projeden. Bu uçakları hazır da alabilirdik ama hem sanayimize katkısı olmazdı hem daha masraflı olurdu. Vaktiyle Türkiye F-16’nın yapımına girmedi, sonra yüklü paralar ödedi.
Ayrıca, insansız hava araçlarını (İHA) artık Türkiye’de yapmaya çalışıyoruz. Kalekalıp ve Bayrak Makina ortaklığı TSK’ya bu yıl yapılan İHA’yı vermiş olacak. Bu, gözlem amaçlı ve üzerinde kamera taşıyor. Elle atılıyor ve mesela tepelerin arkasındaki görüntüleri canlı olarak aktarabiliyor. TAI’de geliştirilmekte olan büyük bir İHA Projesi daha var. Bu 2009’a kadar bitmiş olur. O daha büyük bir sistem. 24 saat havada kalacak. Üzerinde bomba taşıyabilecek. İlk amaç gözetleme maksatlı ama başka amaçlarla da kullanılabilir.
Gemi yapmamıza karşılar
Türkiye MİLGEM’i yapma kararı aldığında büyük yankı yaratmıştı. Hatta projenin engellenmeye çalışıldığı söylendi. Bu konuda ne tür sıkıntılar var, proje hangi aşamada?
Türkiye, MİLGEM’i yaptığı zaman, dünyada savaş gemisi tasarlayan 4-5 ülkeden biri olacak. Bu geminin yapılmasını istemeyenler elbette var. Ama şu ülke, bu ülke demek doğru olmaz. Eğer siz Türkiye’nin, gemisini tasarlayan 4-5 ülkeden birisi olacağını görürseniz ve o ülkelerden biriyseniz, bunun yapılmasını istemezsiniz. Birkaç sebebi var. Birincisi, Türkiye pazarını kaybedeceksiniz. İkincisi, Türkiye böyle bir ürünle ortaya çıktığı zaman bir sürü başka pazarları da elinizden alabilir.
Toplam satış ne kadar?
2004’te 200 milyon dolardı. 2005’te 340 milyon dolara çıktı. 2006 rakamları da bu rakamların üstünde. Hedefimiz 2010’a kadar 1 milyon dolarlık ihracat. Yani neredeyse bizim savunma sanayii kuruluşlarımızın toplam cirosu kadar bir ihracat hedefleniyor.
Yıllık silah alım harcamamız 3-4 milyar dolar arasında. Bunun yüzde 25’ini yurtiçinden karşılıyoruz. Hedefimiz yüzde 50’ye çıkarmak.
YARIN:Emekli Korg. Aydın Şen anlatıyor:
“4 kıtada 38 ülkeye ihracat yapılıyor”
“Yüzde 15 vergilendirme gelirleri azaltatı”
Hakkı Kurban
TÜRK FİLOZOF TORLAKON yazdı...
(İnsanlığın yüz akı olan Necib Türk Milleti’nin hoşgörüsüne nankörlük ve ihanetle karşılık verenlerin merhamet dilenmeye hakları olmayacaktır.)
(İnsanlığın yüz akı olan Necib Türk Milleti’nin hoşgörüsüne nankörlük ve ihanetle karşılık verenlerin merhamet dilenmeye hakları olmayacaktır.)
Cumhurbaşkanı adayımızı öneriyorum.
O bir kadın. Adam gibi bir kadın.
“Olmaz!” diyenler elini kaldırsın. Sebeplerini bana yazsın…
“Dostun tokadı uyanma şansı tanır, düşmanınki tanımaz.” (Torlakon öğretisi)
6 Mayıs. Yani, HIDRELLEZ.
Yeşillik ve bahar demek olan HIZIR ile bolluk ve bereket demek olan İLYAS.
Konduğu çölü rüzgarda dalgalanan yeşilliklerle bezeyen Hazreti Hızır ile bolluk ve bereket getiren İlyas aleyhisselam. Kısaca, bahar ve bereket. Hayatın ve huzurun adı…
Kurumayan ağaçlar baharı gördü. Hayatta kalarak bu bahara da pencere açabilen kullar koştu kırlara. Hıdrellezi karşılamaya. Yeniden canlanan doğayı izlemeye. Mevla’ya şükürler etmeye. “Hoş geldin ya yeni baharımız!... Hoş geldin ya BAHAR BAYRAMIMIZ!...” demeye… Bu bayram akıl işiydi… Bu bayramı karşılayanlar da akıllı insanlar…
3 Mayıs idi birkaç gün öncesi de.
“Türkçülerin Bayramı” sayılıyordu. Türk Milleti’nin geleceğinden endişe duyanlar ve O’nun davasına hayatlarını koyanlar yad ediliyordu.
Ondan iki gün öncesi de 1 Mayıs idi.
Nevruz davası vardı 21 Mart’ta da. Ateşe tapan eski halklardan kalma bir kutlamaydı. Zerdüştlerin Cemşid’i, krallık tacını giydiği 21 Mart gününü bayram ilan etmiş. Türk topluluklarına da onlardan bulaşmış. Adı da onun için Farsça. Konu, ateşe tapanların bahar bayramı olunca işler değişiyor. Baharda çiçek böcek temiz hava koklamak varken, odun, ayakkabı eskisi, naylon, araba lastiği gibi şeyler ateşe verilerek hava kirletiliyor ve gökyüzünü yağlı kara dumanlar bürüyordu. Teröristlerin ve bozguncuların arayıp da bulamadıkları bir bayramdı bu. Hazır ateş vardı ve molotoflar da istiflenmişti. Öyleyse salla sağa sola, ateşe ver orayı burayı, bayram seyran belli olsun(!)…
“Bir Mayıs Bahar bayramı yahu!” diyenlerin sesleri çok cılız kaldığı için, kendileri çalıp oynadılar.
“İŞÇİ BAYRAMIII!!!... İŞÇİ BAYRAMIII!!!...” diye bağıran cazgırlar ortalığı çalkaladılar.
Mehmetçiğin yollarına mayın döşeyen işçiler(!) pusu yerlerini de geçici olarak terk edip, özellikle İstanbul yoluna düştüler.
Polisin sıkı güvenliği nedeniyle, keleşlerle(AK47) İstanbul ovasında siyaset yapmak(!) da, bayram kutlamak(!) da zor olacağı için, tüfeklerini zulalara saklayıp geldiler.
Tabancalarıyla ovaya inebilenler indi… Silahla gelemeyenler şişelerle geldiler.
Bol miktarda molotof gerekliydi bayram kutlamak için(!).
Taşlar, sopalar, maskeler, limonlar...
Ellerinde sapanlarla gelmişlerdi yeni yetmeler bile.
Polisin ve Mehmetçiğin gözlerini çıkarabilmek için.
Kellelere kızıl paçavralar sarmak gerekliydi, tanınmamak için.
Yanında hiçbir şey getiremeyen beceriksizler de kaldırım taşlarını parçalamalıydı.
Sağa, sola saldırıp parçalamak, yıkmak için.
Etrafta, önce devlete, sonra da halka ait ne varsa tahrip edilip ateşe verilmeliydi.
Ortalık yakılıp yıkılmadan bayram mı olurdu yahu(!).
İlaç satan eczaneler bile tarumar edilirdi.
Bayram dediğin böyle olurdu(!).
Yak, yık, parçala, vatandaşı canından bezdir. Sokakları ve şehri yaşanmaz hale getir.
Güvenlik güçlerini suçla bir yandan da.
Rahatça bayram kutlamayı(!) engellemek için sıkı güvenlik önlemleri almalarının faturasını ödet.
Halkın çektiği sıkıntının sebebinin tamamıyla polisin tavrı olduğunu cazırda dur.
Özellikle “Kanal D.yus” denen televizyonun keçi sakallı ankırmanına büyük iş düşüyordu.
Ankırman, gavurca bir söylemdi. Merkep gibi heyecanlı, telaşlı, tepintili ve anırtılı haber sunan cazgırlara deniyordu.
“İşçilerin özgürce bayram kutlamaları engellenemeeez!!!... Polis halka işkence ediyooor!!!... Copluyooor!!!... Bibeeeeer… öhhö! Öhhööah!!!...” diye höykünürken bir yandan da heyecanla tepinmeliydi… Aynı sahneler yüzlerce defa tekrarlanmalı; terör estiren hainler masum, polis ve asker saldırgan, devlet de suçlu gösterilmeliydi…
Halk da öyle bir izlenim uyanmalıydı ki; kafası yarılan Mehmetçik ile, molotofla yakılan polisimizin görüntüsüne “Ohhh!... İyi oldu!” diye sevindirilmeliydi…
(“İşçilere özgürce bayram kutlattırılmıyoooorrr!!!.. Dayakçı poliiiiss!!!.. Vahşi poliiiiss!!!...” diye tepinen cazgırların önü birgün gaspçılar veya tinerciler tarafından kesilip “Ya paranı, ya canını!!!...” dediklerinde “Mmmalooo!!!!. Yüzellibeeeş! Polisimdaaaaat!.. Yetişin beni kesiyorlaaarrr!!!...” diye ciyaklamak durumunda kalabilirler… Böyle bir hal karşısında polisin söyleme yetkisi veya hakkı yok elbette. Fakat onun yerine halkımız söyleyecek: “Tinercinin cazgır şişleme hakkı engellenemeeeeeez!!!.”…
Cazgırların önde gidenlerinden bir diğeri de CNNTÜRK idi.
Adında “Türk” olanlar, aman dikkat etsinler!!!
Asil Millet adını sakın kirletmesinler!!!...
CNN gavurun hası idi. Bunun “Türk”ü olamazdı elbette.
Fakat bizim demokratik, laik ve hukukun egemen olduğu(!) sistemimizde acayip dümenler dönüyordu.
Herifçioğlunun dedesi Hınçak papazı, kendisi Ermeni bozması, soyadını da “Türk” diye koymuş, Kürtçülük davası güdüyor, Yahudi lobisince semirtiliyor, AB’nin kanatları altında korunuyor, devletimizden maaş almaya devam ediyor…
“Kazanılmış hak” imiş efendim… Gaspedilemez imiş.
Bizim Yörük Hasan’ın oğlu Mustafa, Şırnak kırsalında pusuya düşürülerek şehit edildi. Nişanlıydı. Terhisine üç gün kalmıştı. Askerden dönünce nasıl düğün edeceklerinin endişesini çekiyorlardı. Öylesine garip ve yoksuldular ki; nişanında hatıra fotoğrafı çektirecek imkanları bile olmamıştı. Hayatında çektirdiği ilk resim; başında kep, ayağında postal olan askerlik resmiydi…
“Halka rağmen olan sistemler, kendi evlatlarını yiyerek beslenirler.” (Torlakon öğretisi)
Peki öyleyse birileri çıksın da cevap versin;
Bizim garip Mustafa’nın kazanılmış hakkı, yirmi bir yaşında şehit olmak mıydı?
Bu hak O’na, daha Rukiye ananın karnından doğmadan mı verilmişti?
Bu ülke için can verme hakkı sadece, devletine ve milletine can-ı gönülden bağlı garip ve mütedeyyin insanlarımıza mı verilmişti?
Bu ayrıcalığın sadece onlara tanınıyor olmasının sebebi neydi?
Sadece bir şans işi miydi? Yoksa;
Kullardan torpili olmayıp da bu Dünya’da rahata eremeyenler, Mevla’nın torpili ile Cennette mi ağırlanıyorlardı? (yazının devamını okumak için tıklayınız.)
![]() | ||
|
Milletvekili adayı olmak için kamudaki görevinden istifa eden bürokratlar, kendilerini AKP’nin çatısı altına attı. Tayyip Erdoğan’ın işaretiyle AKP Genel Merkezi’ne gelenlerin başında Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer ve DSİ Genel Müdürü Veysel Eroğlu bulunuyor.
AKP kadrolaşmasının göstergesi
22 Temmuz’da yapılacak erken genel seçimde milletvekili adayı olmak için kamudaki görevinden istifa eden bürokratların tercihi AKP oldu. Aralarında Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer, MEB, Sağlık, Kültür Bakanlığı müsteşarları, DSİ Genel Müdürü Veysel Eroğlu, TETAŞ Genel Müdürü Hacı Duran Gökkaya ve Kamu Etik Kurulu Başkanı Mehmet Sağlam’ın da bulunduğu 40 bürokrat AKP’den milletvekili adayı olacak.
İşte o liste...
Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer, Müsteşar Yardımcısı Mustafa Çetin, Başbakanlık Müşaviri Hürriyet Ersoy, Başbakan Müşaviri Bahattin Cebeci, Başbakanlık İnsan Hakları Başkanı H. Tahsin Fendoğlu, Türkiye Acil Durum Yönetimi Müdür Vekili Hasan İpek, Başmüşavir Emrullah İşler, Başbakanlık Etik Kurulu Başkanı Mehmet Sağlam, Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı Necat Birinci, Müsteşar Yardımcısı Vekili Cemal Taşar, Ortaöğretim Kurumları Genel Müdürü Kerem Altun, İlköğretim Genel Müdürü Yüksel Özden, Strateji Geliştirme Başkanı Nurettin Konaklı, Yatırımlar ve Tesisler Daire Başkanı Abdulsamet Arslan, Bakan Danışmanı Mustafa Özgül, Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı Mustafa İsen, Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Necdet Ünüvar, Müsteşar Yardımcısı Rüstem Zeydan, Ulvi Saran, Basın Danışmanı Osman Güzelgöz, Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekim Yardımcısı Şanal Tosun, Personel Genel Müdürlüğü Yardımcısı Nizamettin Ekinci, DSİ Genel Müdürü Veysel Eroğlu, Enerji Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Selahattin Çimen, TETAŞ Genel Müdürü Hacı Duran Gökkaya, Teftiş Kurulu Başkan Vekili Cevdet Malkoç, Ulaştırma Bakanlığı Özel Kalem Müdür Yardımcısı Ahmet Ataşçı, Bakanlık Müşaviri Hasan İpek, Basın Müşaviri Mehmet Akif Şam, İdari ve Mali İşler Daire Başkanı Yunus Çağlayan, Bayındırlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Yaşar Karayel, Meclis Personel Daire Başkanı Nedim Küçüker, Destek Hizmet Daire Başkanı Hüseyin Gürsün, İçişleri Bakanlığı Personel Daire Başkanı Hasan Hüseyin Türkoğlu, Gümrükler Muhafaza Başkontrolörü İlter Kuşoğlu, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdür Yardımcısı Yalçın Kurt, Kültür Bakanlığı Yatırım İşletmeler Genel Müdür Yardımcısı Savaş Bozdağ, Kültür Bakanlığı Müşaviri Mustafa Paşalıoğlu, İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürü A. Emre Bilgili, Gaziosmanpaşa Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Osman Demir.
Anayasa değişikliği paketi kabul edildi
‘25 Yaş’ta top YSK’da. Birleşik oy pusulası, Meclis yeter sayısı ve Köşk seçimi değişiklikleri ise tamam.
TBMM Genel Kurulu’nda AKP’nin verdiği önergeyle, ‘25 yaş’ paketten çıkarıldı. Önerge 407 milletvekilinin oyu ile kabul edildi. AKP, böylece topu Yüksek Seçim Kurulu’na atmış oldu. Öte yandan bağımsız adayların, 22 Temmuzda yapılacak milletvekili genel seçiminde birleşik oy pusulasında yer almasını düzenleyen Anayasa değişikliği teklifinin tümü, 429 oyla, “Meclis’in, bütün işlerinde üye tam sayısının en az üçte biriyle (184) toplanmasını” öngören maddesi 375 oyla kabul edildi. TBMM Genel Kurulunda, 2. turu yapılan Anayasa değişikliği paketinin “Cumhurbaşkanı seçim sürecini” düzenleyen 5. maddesi de 374 oyla kabul edildi. Değişiklik öngören madde, Cumhurbaşkanı seçimi, Cumhurbaşkanının görev süresinin sona ermesinden önceki 60 gün içinde; makamın herhangi bir sebeple boşalması halinde de boşalmayı takip eden 60 gün içinde tamamlanmasını öngörüyor. Genel oyla yapılacak seçimde, geçerli oyların salt çoğunluğunu alan aday, Cumhurbaşkanı seçilecek. İlk oylamada çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamayı izleyen ikinci pazar günü, ikinci oylama yapılacak. Bu oylamaya, ilk oylamada en çok oyu alan iki aday katılacak ve geçerli oyların çoğunu alan aday, Cumhurbaşkanı seçilecek. İkinci oylamaya tek adayın kalması halinde, bu oylama referandum şeklinde olacak. Aday, oyların çoğunluğunu alması halinde Cumhurbaşkanı seçilecek. Anayasa değişikliği teklifi yeni seçilecek 11. Cumhurbaşkanı için de geçerli olacak. Daha sonra, Genel Kurulda, “Milletvekili genel seçimlerinin 4 yılda bir yapılmasını, Cumhurbaşkanının halk oyuyla ve 5 artı 5 sistemiyle seçilmesini” de içeren Anayasa değişikliği teklifinin tümü, 1 ret oyuna karşılık 376 oyla kabul edildi. Bu arada, Başbakan Erdoğan, Anayasa değişikliği paketinin, veto edilmesi durumunda tekrar gönderileceğini söyledi.
FAHRİ YURTSEVER yazdı..

Tanıma göre, sanayileşmiş ülke, gelişmiş ülke; gelişmiş ülke uygarlık (medeniyet) demektir.
Medeniyet Dediğin Tek Dişi Kalmış Canavar: Azgelişmişliği tanımlayan Birleşmiş Milletler ve uluslararası kuruluşlar, kişi başına düşen milli gelirden, kırsal nüfus oranına, sanayi üretiminden, enerji kullanımına, okur-yazarlık oranından, sağlık-eğitim harcamalarına, kişi başına düşen kağıt-su-temizlik malzemeleri-et-balık-süt tüketimine, kadının toplumsal-siyasal hayatta ne kadar yer aldığına, salgın-bulaşıcı hastalıklardan, çocuk ölümlerine kadar pek çok şeyi baz alırlar. Son yıllarda bunlara satın alma gücü paritesi eklenmiştir. Kısaca bütün kalemlerde, şu kadardan az iseniz, azgelişmiş-kalkınmakta olan ülkeler sıralamasında yer alırsınız.
İki şeyin temel alındığı ortadadır:
1-Sanayi üretimi ve buna bağlı gelişen alt yapı yatırımları, 2-Kişi başına düşen tüketim miktarları.
Orta çağdan çıkış milat alınır ve kimin ne düzeye ulaştığı, yarışta nerede olduğu hesap edilir. Çok az kimi Afrika toplulukları ilkel kabul edilirken, yani hiçbir gelişme düzeyine yerleştirilmezken, kimi Asya-Orta Doğu-Güney Amerika ülkeleri az gelişmiş yada gelişmekte olan ülke olarak sıralanır. Bu tarifi ve sıralamayı egemenler yani gelişmişler! yaparlar. Bu ülke sıralamasında, bilinç altında insanlarda sınıflanmıştır aslında. <******>******>
Bu tarife göre, azgelişmişlik, gelişmiş olmama halidir. Yanlış da değildir. Bizler de hep niçin geri kaldığımızı, ileri ülkelerde olan şeylerin niçin bizde olmadığını sorgularız, kendimizi gelişmiş-ileri ülkelerle kıyaslarız. Batılılara imreniriz, hatta kendimizi aptal, ilkel, geri, barbar kabul ederiz.!
Tanıma göre, sanayileşmiş ülke, gelişmiş ülke; gelişmiş ülke uygarlık (medeniyet) demektir.
Buna göre, kendi halinde memnun-mesut yaşayan kapalı bir köy, medeni köy değildir. Medeniliğin ölçütü, insanların salt huzurlu-mutlu-sağlıklı olmaları değildir. Medeni olma -uygar- nitelemesini hak etmek için, öncelikle gelişmiş olmalı, yani elektrik-su-telefon-kanalizasyo
İnsan hayatını kolaylaştıran bütün bu alet-makineler, imkanlar mevcut ise, insanlar rahat-mutlu yada rahat-mutluluk sunulmuş kabul edilir. Sanayi ve teknolojinin nimetlerinden, bütün toplumun eşit yararlandığı -eşit yararlanma fırsatına sahip olduğu- varsayılır. Buna rağmen rahata-mutluluğa (zenginliğe) ulaşamamışlarsa, ya kişisel becerileri zayıftır veya psiko-sosyal sorunları vardır! Bütün bu alet, makine, imkanlar mevcut değil ise, yeterince mutlu olamazlar yada mutsuz olduklarının bilincinde değillerdir!? <******>******>
Yani, azgelişmiş yada gelişmemiş bir ülke iseniz medeni, medeni ilişkiler sahibi değilsinizdir, sonucu çıkar!
Bu tanımlamada doğrular ve yanlışlar vardır. 1-Objektif olanla, olmayan birbirine karıştırılmaktadır. Sanayi ve teknikteki gelişme, elbette insan hayatını kolaylaştırır, ilaç sanayi ve tıp alanındaki gelişmeler insan hayatını uzatır. Objektif ve teorik olarak böyledir. Ancak, bütün bu gelişmeler toplum ve insanlık için değil de, kar etmek, daha çok kar etmek veya savaş için yapıldığında böyle olmayabiliyor. En bilinen örneği atomun parçalanmasıdır. Bilimde bir çığır açarken, insanlığın başına bomba olarak düşebilmiştir. Kontrolsuz sanayileşme, çevre kirliliğinin, yaygın kanser ölümlerinin sebebi olabilmiştir. 2-Rakamlar nüfusa bölünerek dağıtım yapılmaktadır. Gelişmenin nimetlerinden, herkesin eşit yararlanmadığı ortadadır. 3-Fırsat eşitliği aldatmacadır. Milyonlarca insanın, Bill Gates olma şansı yoktur.
Bir yanılgıya daha düşürülürüz. Sanayileşme, tarımın-köylülüğün küçümsenmesi, şehirleşme ve tüketim alışkanlığı-kültürü olarak sunulur. Sanayileşmenin, şehirleşmenin bizi kendiliğinden uygarlığa götüreceği, uygar ülkeler seviyesine çıkaracağı şeklinde algılamamız istenir. Toplumdaki eşitsizlikler, hizmetlerin-refahın eşit dağılıp dağılmadığı saklanır, göz ardı edilir. Uygarlığın asıl ölçütü insan ilişkilerinde, ilişkinin toplumsal düzenlenişindeki adalette aranmaz. Bireysel beceri ön plana çıkarılır. <******>******>
Gelişme yani sanayileşme, yani modern-teknolojik makineler, aletler vb elbette bizlere daha kolay bir hayat imkanı sunar, ancak insanlığı, insani ilişkileri birebir, kendiliğinden sunmaz. Örneklemek gerekirse, sırtında yük taşıyan bir hamal veya bir inşaat işçisi oldukça insancıl, yumuşak, yardımsever, iyiliksever, iyi bir eş ve baba olabilirken, son model bir aracı kullanan pek çok “maganda” hepimiz görmüşüzdür. Çarptığı bir yayayı yada köpeği bırakıp kaçan pek çok modern giyimli, okumuş yazmış sürücü vardır.
Gelenek-görenek-töre vb sebeplerle bizleri ilkel bulan batı toplumlarında, her bir dakika içinde birkaç kadına tecavüz edilmektedir. Sokağa tükürmeyen insanlar, trafikte onca saygılı davranan insanlar, zencileri, Yahudileri diri diri yakmışlardır. Vietnam’da-Cezayir’de-Irak’ta yaşananların görüntüleri dehşet vericidir. En modern silahlarla, köyler, pazar yerleri bombalanmakta, kadın ve çocuklar bilerek öldürülmektedir. Atmosfer ve yer altı-üstü suları sanayi atıklarıyla zehirlenmektedir. Sözüm ona uygar bilim adamları, iz bırakmayan işkence yöntemleri-teknikleri keşfetmekte, yeni biyolojik-kimyasal silahlar icat-imal etmektedir…
Görülüyor ki, ileri sanayileşme, büyük otoyollar, gökdelenler, metrolar, bakımlı çevre, trafik kurallarına uyma, sıraya girme alışkanlığı vb tek başına uygarlığın ve uygar olmanın ölçütü olamıyor. Okumak yazmak yalnızca cahillik semerini alıyor, eşek olan yine eşek kalıyor. <******>******>
Büyük ihtimalle, uygarlığı farklı tanımlıyor ve farklı algılıyoruz. Çelişkinin sebebi bu olsa gerekir. Bizler uygarlıktan, insanlığı-insana saygıyı-değer vermeyi anlıyoruz. Orak-tırpan kullanırken, klimalı biçerdöver kullanan batı çiftçisini gördüğümüzde, ilk aklımıza gelen maliyetin ne kadar düştüğü ve verimin arttığı değil, işin kolaylaşmasından ötürü, köylünün ne kadar çok rahata erdiğidir. Bizim, insana değer verme olarak gördüğümüz pek çok şey, batılının gözünde -sendikal mücadele vb sonucu kazanılmış- zorunluluk veya genel maliyet hesapları gereğidir. Çevreyi kirletmemek, belediyenin temizlik masraflarını ve hatta sağlık bakanlığının giderlerini düşürür. Çıkış noktasının para-maddiyat olması, sonucu itibarıyla kişisel faydayı ve güzelliği elbette gölgelemez.
Uygarlığı farklı algılamanın yanında, eğitim sistemimizdeki batı formasyonundan kaynaklanan bir empoze ile, bilinçaltımıza şu işleniyor: Uygarlık, batılı toplumlara aittir. Doğulu, Asyalı, Afrikalı toplumlar uygarlığı orada aramalı, onlara riayet etmelidirler. Onlar gibi olmaya çalışmalıdırlar.
Üstelik sadece günümüzde değil, geçmişte de büyük uygarlıkları, hep batı toplumlarının kurmuş olduğu bizlere öğretilir. Veya onların tarihlerini okuduğumuz için ister istemez böyle olur. Onların filmlerini seyrettiğimiz için, onların kahramanları ile özdeşleşiriz. Kafa derisini yüzen barbar Yerli-yi değil, yerli köyünü topa tutan beyaz adamı tutarız. Yunan-Roma uygarlıklarını biliriz ama Aztek-Maya-Çin-Hint-Tai-Anchor yada Türk ve İslam uygarlığını pek bilmeyiz. <******>******>
Her çağda, her toplumsal dönemde, kimi toplumlar diğerlerini geride bırakan bir gelişme göstermiş, çevresini etkilemiştir. Hatta, dünyanın farklı bölgelerinde farklı uygarlıklar eş zamanlı hüküm sürebilmiştir. Evet, günümüzün yani modern toplumun uygarlığı batıdır. 1500 lerden sonra gelişen kapitalist sanayileşme ile, bu uygarlığın mimarı onlardır. 20 yy.da ortaya çıkan sosyalist yaşam biçimi ve ülkeler bir uygarlık örneği oluşturamadan son bulmuştur. Yanlış olan, tek tip bir uygarlık anlayışının, yani kapitalist yaşam biçiminin bütün olumsuzlukları ile, kaçınılmaz ve tek doğru-tek seçenek olarak sunulmasıdır. Tarihteki başka uygarlıkların varlığı saklanarak, geçmişte de bütün uygarlıkları batı toplumlarının yaratmış olduğu gibi bir imge oluşturulmasıdır.
Özetlersek, günümüzün uygarlığı yada uygarlık örneği iyisiyle-kötüsüyle budur. Batılı-modern, kapitalist yaşam biçimidir. Ancak, onu uygar bulamayacak kadar eleştirebiliyorsak, çekim merkezi özelliğini yitirmiş, zamanını doldurmuş demektir. Halihazırda, uygar değil, barbardır. Fiziki yapısı modern, insana bakışı ilkeldir. İnsanoğlunun görevi, bu uygarlığın içinden iyi yönlerini alarak, kötü yönlerini bertaraf ederek, tümüyle insancıl yeni bir uygarlık yaratmaktır. Sanayi-teknolojideki gelişmeyi bütünüyle insanın iyiliğine, yararına kullanmak, içinde yaşadığımız ortamı-dünyayı mahvetmemektir. Bir insana zarar vermenin, bütün insanlığa kastetmek olduğunu kavramaktır.
<******>******>
Sorun elbette sanayileşme ve şehirleşmede değildir. Sorun, kâr-rant-bireysel zenginlik hırsının her şeyin üzerinde tutulmasındadır. Siyasi-ekonomik egemenliği elinde bulunduranların, toplumsal yaşamı ticari anlayışla düzenlemelerindedir.
Batı uygarlığının eksikliği, gönlünü dışlamış olması, duygusallığa yer vermemesidir.
Halbuki insan duygularıyla, sosyal duyarlılığıyla insandır, gerisi et-kemik ve hayvansı içgüdülerdir.
Sadece mantığımızla değil, kalbimizle de düşünerek teknoloji geliştirdiğimiz, sanayileştiğimiz zaman, bozulmadan-kirlenmeden-manevi değerlerimizi yitirmeden ilerleyebiliriz.
Meseleye bu açıdan baktığımızda, bugünkü gelişmemiş olma halimizi bir noktaya kadar, avantaj olarak değerlendirmek bile mümkündür. Örneğin, onların yaptıkları hataları yapmayabiliriz. Henüz vakit varken, topraklarımızı zehirli ilaçlarla, kimyasallarla, GDO la kirletmeyebiliriz. Nükleer santraller yerine, doğal-yenilenebilir enerjiye yönlenebiliriz. Kırsal kesimi şehirlere yığarak, büyük şehirleri yaşanmaz hale getirmeyebiliriz. Aile kurumuna sahip çıkabilir, eğitim sisteminde batının hatalarına düşmeyebiliriz. Savaş helikopterlerini, normal zamanlarda ambulans olarak kullanmak üzere dizayn edebiliriz. Saldırgan silahlanmaya değil, eğitim ve sağlığa ve bilime daha çok kaynak ayırabiliriz… <******>******>
Bunu başarabilirsek, gelişme düzeyini de, gökdelenlerin boyu, kaç dolar milyarderi olduğu, soyut milli gelir rakamlarıyla değil, hiç aç-yoksul bulunmaması, bölgesel farklılık olmaması ve bilgi-bilim, sanat ve edebiyatla ölçebiliriz. Belki çok gelişmemiş! ama gerçekten uygar bir memleket olabiliriz.
Fahri Yurtsever
Ankara 2005
Tehlike yokmuş gibi gösterilme çabalarına rağmen irtica tehdidi var olduğunu söyleyen Danıştay Başkanı Çörtoğlu, “Atatürk ilkelerine aykırı her türlü hareket irticadır” dedi
Danıştay'ın 139. kuruluş yıldönümü ve ''İdari Yargı Günü'' dolayısıyla Danıştay'da tören düzenlendi. Törende konuşan Danıştay Başkanı Sumru Çörtoğlu, laiklik ve irtica uyarısında bulundu. 17 Mayıs 2006'da Danıştay'a yapılan ve Daire üyesi Mustafa Yücel Özbilgin'in öldürüldüğü saldırının, laik devlet düzenini hedef aldığını söyleyen Çörtoğlu, "Maalesef üzerinde önemle durduğumuz hususlar, devlet adına yetki kullanan makamlarca önemsenmemiş ve tehlikenin varlığı gözardı edilmiştir. 'Türkiye'de tehdit düzeyinde irtica yok' denilerek, bu durumun hafife alınması kimi yayın organlarının sorumsuz beyan ve yönlendirmeleri bazı çevreleri cesaretlendirmiş ve ülkemizde pek çok kanlı eylemin yaşanmasına sebebiyet verilmiştir" dedi.
HAREKETE GEÇİLMELİ
Çörtoğlu, "Koruyucu ve önleyici güvenlik tedbirlerini almakla görevli olan emniyet ve diğer güvenlik birimleri, yakın tehlikeyle karşı karşıya bulunan ve bu tehlikenin varlığına işaret eden kişi ve kurumlara karşı daha duyarlı olmalı, 'bu konuda istemde bulunulmadı' bahanesine sığınmadan, kişi ve kurumları korumak için resen harekete geçmelidir" diye konuştu. Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı her türlü hareketin irtica olduğunu belirten Çörtoğlu, "Önem ve öncelik sıralaması zaman içerisinde değişkenlik göstermekle birlikte Türkiye'de irtica tehdidi her zaman olmuştur ve olmaya da devam edecektir" dedi.
DEĞERLERİMİZ DEĞİŞTİRİLEMEZ
Çörtoğlu, laiklik ile devletin ve demokrasinin olduğu kadar herkesindini inanç, vicdan ve kanaat hürriyetinin de korunmasının amaçlandığının unutulmamasını isteyerek, "Bugün eğer vatandaşları din ve vicdan özgürlüğüne sahip demokrat bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin varlığından söz edebiliyorsak, bunun laiklik ilkesinin bir eseri olduğu hususunda hiç kimse duraksama yaşamamalıdır" diye konuştu. Çörtoğlu, konuşmasında "laiklik" başlığı altında değerlendirmelerde de bulunarak, Türkiye Cumhuriyeti'nin demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olduğunu anımsattı, bu dört niteliğin Cumhuriyet'in temeli, değiştirilemeyecek, değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek Anayasal hükümler olduğunu belirtti. Laikliğin, Cumhuriyet'in temel unsuru, egemenliğin kaynağı, çağdaş yaşamın teminatı olduğunu vurgulayan Çörtoğlu, "Laiklik, dini kuralları devlet düzeninin dışında tutarak, dinin siyasal ve hukuksal bir güç olmasını önler" diye konuştu.
ÖZOK: ÜLKE SİYASİ KRiZE SÜRÜKLENİR
Törende yaptığı konuşmada cumhurbaşkanı seçim sürecini değerlendiren Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok ise cumhurbaşkanının altyapısı hazırlanmadan halk tarafından seçilmesi halinde ülkenin krize sürüklenebileceği uyarısında bulundu. Özok, başkanlık ya da yarı başkanlık sistemlerinde, bütün kurumlarıyla işleyen eksiksiz demokratik bir yapı, tam bağımsız güçlü bir yargı ve iki partili bir siyasal yapının olmazsa olmaz koşullar olduğunu söyledi. Tam bağımsız idari yargının önemine işaret ederek, Anayasa Mahkemesi'nin bir kanunu, Danıştay'ın bir hükümet tasarrufunu iptal etmesinin, ''bazılarının yaklaşımının aksine, yasama ve yürütmeye müdahale ya da üstünlük olarak algılanmayıp, kuvvetler ayrılığının amaçladığı dengenin ve hukuk devletinin doğal sonucu'' olarak kabul edilmesi gerektiğini vurgulayan Özok, ''Danıştay'ın verdiği bir iptal kararından sonra '..bu konuyu ulema bilir...' ya da Anayasa Mahkemesi'nin bir iptal kararından sonra '...demokrasiye kurşun sıkılmıştır...' yaklaşımı, demokratik toplum önderlerinin asla ağızlarına almamaları gereken beyan ve yorumlardır'' dedi.
İsrailli askerler bu kez anne karnındaki bir bebeği öldürdü. Filistinli kadının yattığı hastanede, isabet eden kurşunla ceninin başının paramparça olduğunu belirlediklerini söyledi.
Yaralı Filistinli kadının eşi Rafet Katuni, evlerinin, gündüz saatlerinde baskın düzenleyen İsrail askerleriyle silahlı Filistinliler’in ateş hattı içinde kaldığını, 3 çocuklarını başka odaya taşımaya çalıştıkları sırada pencereden içeriye kurşun girdiğini ve eşinin sırtından giren kurşunun karnından çıktığını anlattı. Merminin İsrail askerlerinin ateş ettiği taraftan geldiğini ifade eden Katuni, ambulansın gelmesinin de İsrail askerlerinin durdurması nedeniyle yarım saati bulduğunu dile getirdi.
İsrail ordusu sözcüsü ise bölgede silahlı Filistinliler ile karşılıklı ateş açıldığını doğruladı, ancak 1 İsrail askeriyle 1 silahlı Filistinli’nin yaralandığını belirttiği çatışmada, başka yaralanan olup olmadığını “bu noktada” doğrulayamadıklarını ve olayı araştırdıklarını kaydetti. Ambulansın geç kaldığı iddiasının da araştırıldığını belirten İsrail ordusu, ancak çatışma bölgelerine araçların girişini genelde engellediklerine işaret etti ve çatışmanın hemen ardından İsrail askerlerinin bölgeden ayrıldıklarını bildirdi.
|
| ||
|
İzmir’de, pazar günü düzenlenecek olan "Cumhuriyet Mitingi" nedeniyle polis memurları için izinler kaldırılırken, mitingin gerçekleştirileceği alanın "uçuşa kapalı bölge" haline getirildiği ve karadan, havadan, denizden kontroller yapılacağı bildirildi.
Güvenlik önlemlerinin koordinasyonunu yürüten İzmir Emniyet Müdür Yardımcısı Metin Orakoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, pazar günü düzenlenecek Cumhuriyet Mitingi için güvenlik yönünden tüm ayrıntıların planlandığını söyledi.
Pazar günü polis memurlarının izinlerinin kaldırıldığını ifade eden Orakoğlu, diğer illerden gelecek katılımcılar için, trafik yoğunluğunun da yaşanabileceğini göz önünde tutarak, trafikten asayişe kadar çeşitli önlemler aldıklarını vurguladı.
Orakoğlu, diğer illerden gelenlerin, trafik ekipleri aracılığıyla miting alanına yönlendirileceğini, alana da Cumhuriyet Meydanı, Gündoğdu Meydanı, Alsancak Vapur İskelesi karşısı ile Alsancak Liman önünde oluşturulacak arama noktalarından geçirilerek alınacaklarını bildirdi.
Miting alanında bin 800 polisin görev yapacağını, 850 hazır personelin de farklı noktalarda bekleyeceğini ifade eden Orakoğlu, "Asayiş ekipleri, meydana gelebilecek kapkaç - hırsızlık gibi asayiş olayları için bölgede görev alacak. Terör ekipleri de kendi önlemlerini alacak" diye konuştu.
BİRİNCİ KORDON TRAFİĞE KAPALI TUTULACAK
Miting için yalnızca Birinci Kordon’un trafiğe kapalı tutulacağını belirten Orakoğlu, şunları söyledi:
"Vatandaşlarımızın mitingi güven içerisinde gerçekleştirebilmesi amacıyla her türlü tedbiri aldık. Bölge, pazar günü uçuşa kapalı alan olacak. Havada helikopter, denizde ise Deniz Polisi ile Sahil Güvenlik ekipleri, gerekli önlemleri alacak. Bölgede, 6 acil çıkış kapısı oluşturuldu, ayrıca Sağlık Müdürlüğü koordinasyonunda, İkinci Kordon’da ambulanslar bekletilecek.
Vatandaşlarımızdan ricamız, yaşanabilecek trafik sıkışıklığını göz önüne alarak, miting bölgesine ulaşımda toplu taşıma araçlarını kullanmaları." Orakoğlu, aynı gün İzmir’de oynanacak olan Fenerbahçe - Trabzonspor Turkcell Süper Lig karşılaşması ile ikinci lig maçı konusunda da gerekli önlemlerin alındığını bildirdi.
İsrafil KUMBASAR

Atatürkçü Düşünce Derneği önderliğindeki sivil toplum kuruluşları tarafından başlatılan ‘süpürge harekatı’ devam ediyor!..
ADD yönetimine çağrı: Diyarbakır, Cumhuriyete ait bir kent değil mi?
Atatürkçü Düşünce Derneği önderliğindeki sivil toplum kuruluşları tarafından başlatılan ‘süpürge harekatı’ devam ediyor!..
Önce Ankara Tandoğan’da, ardından İstanbul Çağlayan’da yapılan mitinglerin üçüncüsü önümüzdeki Pazar günü İzmir Alsancak’ta gerçekleştirilecek!..
“Mevzuubahis vatan ise gerisi teferruattır” ilkesi doğrultusunda mitinglere bizler de destek verdik!..
Tandoğan mitinginin ardından kaleme aldığımız “Kırmızı - Beyaz devrim geliyor” başlıklı yazımızda, yürüyüşün hedefini şu ifadelerle özetliyorduk:
“Süpürge harekatı başladı!..
‘Kalpaklılar’ ufukta geçit resmi yapıyor!..
‘Turuncu’ devrim, ‘karşı devrim’ ile sarsılıyor!..
‘Teslimiyet’ sürecini ‘tersine’ çevirecek, ‘Türk kimliğini’ yeniden ‘Türk yurdunda’ hakim kılacak, Türkiye Cumhuriyeti devletini yeniden ‘kuruluş felsefesine’ uygun temellere oturtacak olan ‘kırmızı-beyaz’ devrimin ayak seslerini şimdiden duyar gibi oluyoruz!..
Millet, ‘hiçbir şey olmamış’ gibi davrananları uyarıyor, ülkeyi korumak ve kollamakla görevli olanlara ‘kalk borusu’ çalıyor!..
‘Mazlum edebiyatı’ yaparak, ‘din ticareti’ yaparak iktidara gelip, ‘tüyü bitmemiş’ yetimin hakkına el uzatan hırsızlardan, ‘çaldıklarının’, ‘çırptıklarının’, ‘yuttuklarının’ hesabı birer birer sorulacak!..
Güzel günler yaklaşıyor!..
Tsunami geliyor!..”
* * *
Tandoğan mitingini görmezden gelen, Çağlayan mitingini ise ‘mecburen’ manşetlerine taşımak zorunda kalan satılmış medya, şimdi İzmir mitingi’nin üzerine ‘siyasi gölge’ düşürmeye çalışıyor!..
Güya CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ve DSP Genel Başkanı Zeki Sezer, mitingde kolkola kürsüye çıkarak ’solda birlik’ mesajı vereceklermiş!..
Tabii satılmışların amacı belli!..
Mitinge ‘diğer kesimlerden’ katılımı engellemek!..
Baykal’ın ve Sezer’in herhangi bir Türk vatandaşı gibi o mitingde hazır bulunmalarına kimsenin herhangi bir söz söylemesi mümkün değil!..
Ancak, kürsüye çıkmaya kalkışırlarsa, iş değişir!..
Böyle bir hareket, bugüne kadar mitinglerin ‘CHP’nin yelkenlerini şişirmek’ amacıyla organize edildiği yolunda propoganda yapan işbirlikçilerin ekmeğine ‘yağ’ sürmekten başka bir işe yaramaz!..
Soldaki dağınıklığın ‘ilkelere’ değil de ‘şahşi kaygılara’ dayandığını artık herkes biliyor!..
Ülkenin erken seçime götürülmesi sürecinde ‘kritik’ bir görev üstlenerek puan toplayan Deniz Baykal’ın böyle bir ‘ucuz gösteriye’ tenezzül edeceğine inanmıyoruz!..
Zaten miting tertip komitesinin böyle bir girişime fırsat tanıyacağına da ihtimal vermiyoruz!..
Çünkü, ‘toplumun her kesiminin’ desteğini alan o mitinglerin asli gayesi, Türkiye Cumhuriyeti devletini, ‘Türk yurdunda’, ‘Türk kimliğine’ karşı örtülü bir savaş ilan eden işbirlikçi iktidarın işgalinden bir an önce kurtarmaktır!..
* * *
Ankara, İstanbul, İzmir!..
Türk milletini ve Cumhuriyet ruhunu ‘bu üçgenin’ içerisine hapsetmeye kimsenin hakkı yoktur!..
‘Kareyi’ tamamlayacak olan bir vilayet daha var:
Diyarbakır!..
Cumhuriyeti korumanın, ülkede birlik ve bütünlüğü sağlamanın ‘nihai yolu’ Diyarbakır’dan geçer!...
Ancak, ‘süpürge harekatının’ başlatılmasında öncü rolü üstlenen Atatürkçü Düşünce Derneği, artık hedefe ulaşıldığını öne sürerek İzmir’in ardından Cumhuriyet mitinglerinden çekileceğini açıkladı!..
ADD Genel Başkanı Şener Eruygur ve miting tertip komitesine bir ‘milli görev’ çağrısı yapıyoruz!..
Öyle görünüyor ki, Çapulcubaşı Barzani’nin ‘açık desteğini’ alan işbirlikçi iktidarın dışında, ülkeyi yönetmeye talip olan ‘korkak’ siyasiler, diğer seçim dönemlerinde olduğu gibi yine ‘Güneydoğu Anadolu’ bölgesine gitmeye cesaret edemeyecekler!..
‘Cephe gerisinde’ atıp tutarak, ‘kahramanlık’ taslamayı sürdürecekler!..
Hazır, bir coşku atmosferi yakalanmışken, Cumhuriyet yürüyüşünü ‘Diyarbakır ile taçlandırmak’ artık bir ‘vatan borcu’ haline gelmiştir!..
Bir miting de Diyarbakır’da yapın!..
ADD Diyarbakır Şube Başkanı Rıza Gül ve arkadaşlarının böyle bir organizasyonun altından başarı ile kalkacaklarına inanıyoruz!..
‘Cumhuriyet’ için çok şey mi istiyoruz?..
Ne dersiniz?..
|
| ||
|
İsminde “Türkiye Cumhuriyeti” patenti olan bir bankanın, Irak’ın kuzeyinde iş yapan bir firmaya teminat mektubu yazarken, “Kürdistan Regional Government (Kürdistan Mahalli Hükümeti)” ibaresine yer verdiği iddia edildi.
KÜRDİSTANLI TEMİNAT MEKTUBU
Prof. Dr. Anıl Çeçen, “Bu adla resmi yazışma yapmak uluslararası hukuka aykırı ve suçtur” dedi.
Dışişleri Bakanlığı tarafından kabul edilmeyen bu tanımlama , Türkiye Cumhuriyeti’nin bir bankası tarafından ilk kez kullanılarak, Irak’ın kuzeyindeki sözde Kürt Devleti de tanınmış oldu. Öte yandan Türk Müteahhitler Birliği’nin Kürdistan Federal Devleti-Bölgesel Hükümeti tarafından açılan ihalelere girebilmek için Dışişleri Bakanlığı’ndan icazet istediği öğrenildi. Konuyla ilgili görüşüne başvurduğumuz Dışişleri yetkilileri ise son derece çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.Bazı bankaların, ABD’nin Ortadoğu ve BOP stratejisinde taşeron görevi üstlendiğine dikkat çeken Prof. Dr. Anıl Çeçen, İstanbul merkezli birçok şirketin Irak’ın kuzeyinde yatırım yapmaya çalıştığını ve bunun da küresel güçler tarafından bilinçli olarak desteklendiğini vurguladı. Çeçen, “Böyle bir devletin adını kullanmak, resmi yazışma yapmak uluslararası hukuka aykırıdır. Suçtur” diye konuştu.
Kanunlara aykırı
MHP’den milletvekili adaylığını açıklamasından hemen önce Bankacılık Denetleme Kurulu’ndaki üyeliğinden istifa eden Prof. Dr. Kemal Çevik, görevi sırasında bu tür taleplerle karşılaştıklarını ancak asla onaylamadıklarını belirterek “Kürdistan diye bir ülke yok. Ticari hayatta bu tür taleplerin olması normal ancak bu tabirin bazı evraklarda kullanılması son derece yanlış bir tutum. Kanunlara aykırıdır. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine koz olarak kullanılabilecektir” yorumunu yaptı. ANİMDER Başkanı Tahir Tellioğlu da, müteahhitlerin Irak’ta iş yapmak için Türkiye Cumhuriyeti devletini sıkıntıya sokacak bir talepte bulunmaması gerektiğine işaret ederek “Bu ihanettir. Kendi ticareti ve kârı için her türlü hareketi meşru saymak anlamına gelir” diye konuştu. Tellioğlu, “sözde devlet adına adımların atıldığına” da dikkat çekti.
Bir banka, ‘Kürdistan Mahalli Hükümeti’ tanımını kullandı
Ülke bağımsızlığının tehdit altında olduğunu söyleyen MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Gençler, teslimiyetçi anlayışın oluşturduğu umutsuzluk tortusunu dağıtacak olanlar sizlersiniz” dedi.
Ülke bağımsızlığının tehdit altında olduğunu söyleyen MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Gençler, teslimiyetçi anlayışın oluşturduğu umutsuzluk tortusunu dağıtacak olanlar sizlersiniz” dedi.

Bahçeli’den gençliğe hitabe
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli 22 Temmuz seçimleri öncesinde Türk gençliğine yönelik yazılı açıklama yaptı. MHP’nin resmi internet sitesinde yayınlanan açıklamada Bahçeli, Türk milletinin bekası ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı tehdit altında ifadelerini kullandı. Türkiye Cumhuriyeti’ni ayakta tutan temel değerler ve milliyetçilik üzerinde karanlık oyunlar oynandığını ifade eden Bahçeli açıklamasında şu düşüncelere yer verdi: Tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar şiddetini artırarak, açık tehdit haline gelen “küresel emperyalizm” bir çığ gibi yükselen milliyetçiliği hedef almış görünmektedir. Ahlaki yozlaşma aile hayatımıza kadar ulaşmıştır. Bu kültürel dayatma ile evlatlarımız tarihinden utanır hale gelme tehlikesiyle yüz yüzedir.
Umudumuz sizsiniz
“Haritada aramızda mesafe bulunan yabancı başkentler sanıldığından daha yakında, bunların temsilcileri ve işbirlikçileri aramızdadır” ifadelerini de kullanan Bahçeli, şöyle devam etti: “Türk milletine yönelik tehditler karşısında inancını köklü tarihinden alan gençliğimiz bugün dünden daha önemli bir görevle yüz yüzedir.” Türk gencinin geleceğinin kararılmasına izin verilmeyeceğini dile getiren Bahçeli, “Gençler, gözü Avrupa’da, kulağı okyanus ötesinde olan teslimiyetçi ve korkak anlayışın ülkemiz üzerinde oluşturduğu umutsuzluk tortusunu dağıtacak olanlar sizlersiniz” dedi.
“Küresel emperyalizm Türkiye’yi tarihte hiç bu kadar tehdit etmemişti” diyen Bahçeli, Türk gençliğini 22 Temmuz’da göreve çağırdı
Fransa’da cumhurbaşkanı seçilen Nicolas Sarkozy’nin AB danışmanı Lamassoure, “Sarkozy seçilirse Türkiye ile müzakerelerin durdurulacağını söylemişti, şimdi bunu yapacak” dedi
Avrupa Parlamentosu üyesi Lamassoure, AB haberleriyle tanınan “EurActiv.fr” haber sitesine yaptığı açıklamada, “Fransa’nın, Türkiye’nin AB üyeliğine kesinlikle karşı çıkacağını” söyledi.
“Türkiye’nin Orta Doğu’da olduğunu ve bu yüzden AB’de yeri olmadığını” iddia eden Lamassoure, “Avrupa politikaları Avrupa ülkelerine aittir” diye konuştu.
Müzakerelerin başlamasını “büyük bir hata” olarak gördüğünü kaydeden Lamassoure, “Avrupalı liderler 1999 yılında Türkiye’ye tutamayacakları bir söz verdiler. Türkiye’ye bu sözü verirken ne parlamentolarına, ne hükümetlere, ne halklarına, hiç kimseye danışmadılar” dedi.
“Türkiye’nin üyeliği aleyhine tepkilerin önce Fransa ve Hollanda’da başladığını” belirten AP üyesi, “şimdi diğer AB ülkelerinin de giderek daha fazla bu yönde düşündüğünü” savundu.
T.Kamu Sen Basın Açıklaması

Türkiye Kamu-Sen olarak Siyasi iktidarın kamu çalışanlarının karşısına doğru bir hesaplamayla çıkmasını istiyoruz.
Bilindiği üzere 22 Kasım 1986 tarih ve 19289 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 3320 Sayılı Kanun, çalışanların konut edinmelerini teşvik etmek ve onlara yardımcı olmak amacıyla hazırlanmıştır.
Kanuna göre, kamu çalışanları ile 10 ve 10’dan fazla işçi çalıştıran işyerlerinde çalışan işçiler için; 1987 - 1995 yılları arasında Türkiye Emlak Kredi Bankasında Toplu Konut ve Kamu Ortaklığı İdaresi Başkanlığı adına açılan “ İşçiler ve Emeklileri Konut Edindirme Hesabı”na her yıl belirlenen tutarlarda, aylık para yatırılmıştır.
Bu hesapta toplanan paraların bir kısmı, 75 metrekareden küçük konut edinmek isteyen hak sahipleri adına kooperatiflere aktarılırken, hak sahiplerinin büyük çoğunluğu bu uygulamadan yararlanamamıştır.
Zaman içinde bu fonun tasfiye edilmesine karar verilmesine rağmen ne hak sahiplerine herhangi bir ödeme ne de fonda biriken paraların akıbeti ile ilgili doyurucu bir açıklama yapılmamıştır.
Fonda biriken paraların Emlak Konut A.Ş.’ye devredilmiş olması, işleri daha da karmaşık hale getirmiştir.
Geçtiğimiz günlerde Konut Edindirme Fonunda toplanan paraların hak sahiplerine ödeneceği yolundaki açıklamalar, hesaba para yatıran işçi, memur ve emeklimizi umutlandırmıştır.
Tüm kamuoyunun bildiği gibi Türkiye Kamu-Sen, yıllardan beri bu fonda biriken paraların hak sahiplerine ödenmesi için mücadele vermektedir.
Bu yönde yapılan açıklamalar bir taraftan bizleri sevindirirken diğer taraftan da hak sahiplerine ödenecek paranın miktarı konusunda endişeye düşürmüştür.
Bu konuda araştırma geliştirme merkezimizin yaptığı çalışma, kamuoyuna ışık tutması açısından son derece önemlidir.
Uzmanlarımız, 1987-1995 yılları arasında Konut Edindirme Yardımından yaralanmak üzere aralıksız olarak para yatıran bir çalışan için, fonda biriken paranın miktarını tespit etmiştir.
Buna göre bir çalışan için ilgili hesaba;
1987 yılında 66 bin, 1988’de 210 bin, 1989’da 390 bin, 1990’da 690 bin, 1990 ve 1995 yılları arasında her yıl için 960’ar bin TL olmak üzere toplam 6,156 YTL yatırılmıştır.
Bu rakam; üzerine yalnızca her yıl gerçekleşen enflasyon eklendiğinde, 2006 yılı sonu itibarı ile 3.105,79 YTL’ ye denk gelmektedir.
Bu, ödemeleri tam olarak yapılmış bir çalışanın yalnızca anaparasıdır.
Bunun üzerine ayrıca nemalandırma oranlarının da eklenmesi gerekmektedir.
Bu nemalar da hesaba katıldığında bir hak sahibine ödenecek tutar, yukarıdaki rakamın en az 3-4 katı olacaktır.
Hükümet, yaptığımız hesaplamanın altında bir rakamla vatandaşlarımızın karşısına çıkarsa, bunun adı hak gaspı olur.
Şunu tüm kamuoyuyla paylaşmak ve vatandaşlarımızı bir kez daha uyarmak istiyorum: 1987 ile 1995 yılları arasında Konut Edindirme Yardımından yararlanmak üzere açılan hesaba kesintisiz olarak para yatıranların anaparası 3 bin 105 YTL olmuştur.
KEY hesaplarının ödeneceğine dair bir açıklama yapılmıştır. Bu sözün arkasında durulmalıdır.
Siyasi irade, daha fazla bekletmeden, vatandaşlarımızın bu yardımdan yararlanma sürelerine göre, gerçekçi bir hesaplamayla karşımıza çıkmak zorundadır.
Seçim rüzgarlarının esmeye başladığı şu günlerde yeniden gündeme getirilmiş olan bu konunun, seçim yatırımlarına kurban edilmesine, bir lütufmuş gibi topluma sunulmasına ve yanlış hesaplarla kapatılmaya çalışılmasına Türkiye Kamu-Sen olarak karşı çıkacağımızı açıkça bildiriyoruz.
Bu rakamlara itirazı olanlar için, hesap ortadadır.
Kamuoyuna duyurulur.
TÜRKİYE KAMU-SEN GENEL MERKEZİ
EK: Konuyla ilgili ayrıntılı grafik bulunmaktadır.
KEY ÖDEMELERİ VE 2006 YILINA ENDEKSLENMESİ
|
YILLAR |
ÖDENEN KEY TUTARI (TL) |
YILLIK ENFLASYON ORANI (%) |
2006 YILINA ENDEKSLENMİŞ KEY TUTARI (YTL) | |
|
1987 |
3.500 X 6 = 21.000 7.500 X 6 = 45.000 TOPLAM: 66.000 |
55,1 |
257,966 | |
|
1988 |
15.000 X 6 = 90.000 20.000 X 6 = 120.000 TOPLAM: 210.000 |
61,6 |
507,921 | |
|
1989 |
25.000 X 6 = 150.000 40.000 X 6 = 240.000 TOPLAM: 390.000 |
64,3 |
574,122 | |
|
1990 |
50.000 X 6 = 300.000 65.000 X 6 = 390.000 TOPLAM: 690.000 |
60,4 |
633,263 | |
|
1991 |
TOPLAM: 80.000 X 12 = 960.000 |
71,1 |
514,940 | |
|
1992 |
TOPLAM: 80.000 X 12 = 960.000 |
66 |
310,205 | |
|
1993 |
TOPLAM: 80.000 X 12 = 960.000 |
71,1 |
181,300 | |
|
1994 |
TOPLAM: 80.000 X 12 = 960.000 |
125,5 |
80,399 | |
|
1995 |
TOPLAM: 80.000 X 12 = 960.000 |
76 |
45,681 | |
|
1996 |
- |
79,8 |
- | |
|
1997 |
- |
99,1 |
- | |
|
1998 |
- |
69,7 |
- | |
|
1999 |
- |
68,8 |
- | |
|
2000 |
- |
39 |
- | |
|
2001 |
- |
68,5 |
- | |
|
2002 |
- |
29,7 |
- | |
|
2003 |
- |
18,4 |
- | |
|
2004 |
- |
9,3 |
- | |
|
2005 |
- |
7,7 |
- | |
|
2006 |
- |
9,6 |
- | |
|
TOPLAM |
6.156.000 |
|
3.105,797 |
|
| ||
|
ŞIRNAK'a gelen Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, “Bölücü terör örgütü yok oluncaya kadar mücedele sürecek” dedi. Şırnak ve Irak sınırındaki birliklerde denetlemelerde bulunacak olan Orgeneral Başbuğ, gazetecilerin, “Kuzey Irak'a operasyon düzenlenecek mi?” sorusu üzerine, “Genelkurmay Başkanımız Orgeneral Yaşar Büyükanıt 12 Nisan'da yaptığı basın toplantısında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin görüş ve düşüncelerini ifade etmişti. Bunun üzerine ekleyeceğim bir şey yok” diye konuştu.
Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ, 30 bin askerle başlatılan "Bahar Balyozu" harekatı sürerken Şırnak'a gitti.
Komutan, sınırda teröristlere karşı harekat yapan kuvvetleri denetliyor. Başbuğ, sınırda Kuzey Irak Harekatıyla ilgili konuştu. Başbuğ'un sınırdaki sözleri bir dönem Suriye sınırına giderek terörist Öcalan için "Artık sabrımız taştı" diyen dönemim Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Atilla Ateş'in çıkışını hatırlattı.
Gelişmeler şöyle:
Orgeneral İlker Başbuğ, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Cudi ve Gabar Dağı'nda PKK’lı teröristlere yönelik operasyonların sürerken bugün beraberinde 2'nci Ordu Komutanı Orgeneral Hasan Iğsız, Jandarma Asayiş Kolordu Komutanı Korgeneral Abdullah Atay ve 23'üncü Jandarma Sınır Tümen Komutanı Tümgeneral Ahmet Yavuz ile birlikte Şırnak'ta bulunan birlikleri denetledi. Orgeneral Başbuğ, daha sonra Şırnak Valisi Selahattin Aparı’yı da makamında ziyaret etti.
Valilikte gazetecilerle görüşen Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, bahar ve yaz döneminin faaliyetlerini değerlendirmek amacıyla Şırnak'a geldiğini söyledi. Şırnak'ta bazı birliklerde denetleme yaptığını anlatan Orgeneral İlker Başbuğ, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yurt içindeki operasyonlarının kararlılıkla devam ettiğini belirterek, “Kararlılık demek şu demek; O bölücü terör örgütü yok oluncaya kadar, etkisiz hale getirilinceye kadar operasyonlarımız devam edecektir. Diğer bir deyişle kırsalda, yerleşim biriminde tek terör örgütü mensubu kalıncaya kadar güvenlik kuvvetleri bu mücadeleye artan bir kararlılıkla devam edecektir” dedi.
Birliklerde yaptığı denetimlerde en alt rütbeden en büyüğüne kadar tüm askerlerin gözlerinde büyük kararlılık gördüğünü anlatan Orgeneral İlker Başbuğ, şöyle konuştu:
“Bugün görüştüğüm bütün personelin en küçük ve en büyük rütbelisine kadar gözlerinde bu kararlılık gördüm. Bunda kimsenin en ufak şüphesi olmaz. Onun için diyorum ki; terör örgütü ve bu örgütü destekleyenler hedeflerine, amaçlarına ulaşamayacaklardır. Onların bu şansları yok. Sonbahar, kış, yaz ne de hava şartları birliklerimizin bu konudaki azim ve kararlılıklarına en ufak bırakın menfi yapmasını, bilakis nispet etki yaptığını gördüm. Çok başarılı bir dönem geçirdik. Silahlı kuvvetleri olarak biz bunu söylemiyoruz. Bunu teröristler itiraf ediyor. Teröristlerin üst seviyedekileri konuşmalarında şu değerlendirmeyi duyuyoruz. 2006-2007 yılı içinde bulunduğumuz sürede güvenlik kuvvetlerimizin onlar üzerinde o kadar büyük bir baskısı var ki, bu baskı 1994-98'de Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kullandığı baskıyla aynı şiddete ve seviyede olduğunu itiraf ediyorlar. Güvenlik kuvvetlerimizin tek görevi vardır. O görevde teröristleri nerede ise bulup etkisiz hale getirmektir. Bu görev önümüzdeki dönemdeki sürede de artan bir kararlılık ve şiddete devam edecektir. Şırnak bölgemiz terörle mücadelede hayati bölgelerden birisidir.”
‘BÖLGE HALKI YANIMIZDA’
Terörle mücadelede bölge halkının devletin yanında yer almasının kendilerini sevindirdiğini belirten Orgeneral Başbuğ, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Bizim her zaman ifade ettiğimiz ve üzerinde durduğumuz nokta şudur; Bölge halkımızın devamlı yanımızda olması, desteğini bize vermesi bizi mutlu ediyor. Bunu Şırnak’ta görüyoruz. Sokakta geldiğimde de bunu gördüm. Bunun için çok önemli ve her zaman söylüyoruz; Terör örgütü en büyük zararı kime verdi, nereye verdi? Bölge halkına verdi. Düşünün bu terör olmasaydı Türkiye şu an nereydi, bölgemiz şu an neredeydi, Şırnak şu an neredeydi ve diğer bölgelerimizdeki iller nerde olacaklardı. Onu için en büyük zararı gören halkımıza sesleniyoruz. Teröre destek vermeyin. Biz bu terörü etkisizleştirip bitirmek mecburiyetindeyiz. Mücadelemizde elbette bölge halkından her zaman destek aldık. Bu destek önümüzdeki dönemde de devam edecek inancımız vardır. Şırnak önemli bunun için yoğun programımıza rağmen valimizi ziyaret etmeden geçemedim. Gerçekten sayın valimizin gerek Şırnak ilimize yaptığı hizmetler gerekse de güvenlik kuvvetlerimize verdiği destek ve ilişkilerden dolayı mutluluk duyuyoruz. Bunun yanında Tümen komutanımızla olan ilişkisi ve Şırnak halkıyla olan diyalogu ve yaptığı hizmetler nedeniyle huzurunuzda teşekkür ediyorum. Sonraki süreçte de başarılarının devamını diliyorum.”
Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, bir gazetecinin, “Kuzey Irak’a operasyon düzenlenecek mi?” sorusu üzerine “Bu soruya cevap vermem ama, biliyorsunuz Kuzey Irak’a yapılacak operasyonla ilgili Genelkurmay Başkanımız Orgeneral Yaşar Büyükanıt 12 Nisan'da yaptığı basın toplantısında Türk Silahlı Kuvvetlerimizin görüş ve düşüncelerini ifade etmişti. Bunun üzerine ekleyeceğim bir şey yok” karışlığını verdi.
Şırnak'ta 20 bin askerle sürdürülen operasyona ilişkin soru üzerine Orgeneral Başbuğ, bunun yeni bir olay olmadığını bildirerek, “Kış ayında bölgeden çekilen birliklerimiz yaz- bahar ayında tekrar bölgeye dönüyorlar. Bu yeni bir şey değil. Rutin olarak yapılan askeri sevkıyatlardır. Operasyonlarımız kararlılıkla bölgede devam edecektir” dedi.
Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ'a Şırnak Valisi Selahattin Aparı tarafından plaket verildi.
|
| ||||
|
Nicolas Sarkozy’nin Fransa’nın yeni cumhurbaşkanı seçilmesinin Türkiye’nin AB sürecine olası etkileri tartışılırken, Ankara müzakere sürecine ilişkin çalışmalarını sürdürüyor.
Ankara, Avrupa Komisyonu’ndan 11 fasıla ilişkin “tarama sonu raporu” bekliyor.
Kaynaklar, raporların bir an önce tamamlanmasının süreç için yararlı olacağı görüşünde.
Ankara’nın tarama sürecinin ardından raporlarını beklediği 11 fasıl şöyle:
“Mali ve bütçesel hükümler”, “Dış politika, güvenlik ve savunma politikası”, “Dış ilişkiler”, “Çevre”, “Yargı ve temel haklar”, “Bölgesel politika ve yapısal araçların koordinasyonu”, “TransAvrupa ağları”, “Ulaştırma”, “Balıkçılık”, “Bilgi toplumu ve medya” ile “Şirketler hukuku”
Diğer 22 fasıla ilişkin “tarama sonu raporu”nu alan Ankara, bu raporlara ilişkin değerlendirmesini yaparak AB’ye gönderdi.
Nasıl hazırlanıyor?
Tarama sonu raporları, Avrupa Komisyonu tarafından, her bir müzakere faslının taraması bittikten sonra hazırlanıyor. Komisyonun üye ülkelere sunduğu rapordaki değerlendirmeler, o fasılda müzakerelerinin açılmasına temel oluşturuyor. Ayrıntılı tarama sürecinde Türkiye tarafından verilen bilgilere dayanarak Türkiye’nin müzakerelere hazır olup olmadığını değerlendiren komisyon, raporların sonuç kısmında ya faslın müzakereye açılmasını öneriyor ya da bunun için tamamlanması gereken ön şartları (benchmarks) sıralıyor.
Raporun hazırlanma sürecinde, sonuç bölümü hariç, Türkiye’ye de danışılıyor.
Gelinen son nokta
Türkiye’nin AB ile yürüttüğü müzakerelerde bugüne kadar “Bilim ve araştırma” faslı açılıp geçici olarak kapatılırken, “İşletmeler ve sanayi politikası” faslında ise mart ayında müzakereler başlatıldı.
Türkiye, “Ekonomik ve parasal politika”, “İstatistik” ve “Mali kontrol” fasıllarının ise Almanya’nın dönem başkanlığı sona ermeden açılmasını bekliyor.
Öte yandan, Türkiye bugüne kadar tarama sürecinin sonucuna göre davet aldığı altı fasılda “müzakere pozisyon belgesi” hazırladı.
Belgelerde Türkiye, söz konusu AB müktesebat başlığına uyumda katettiği yolu belirtirken, öngörülen uyum çalışmalarının takvim ve finansman ihtiyacını ortaya koyuyor.
Müzakere pozisyon belgelerinin AB dönem başkanlığı tarafından alınıp, üye ülkelere dağıtılmasının ardından, Komisyon ile üye ülkelerin katkılarıyla ilgili fasıla ilişkin AB’nin “ortak pozisyon belgesi” hazırlanıyor.
Tarama sürecinin sonuçlarına göre hangi müktesebat başlıklarında müzakerelerin başlayacağına konsey karar verirken, başlıklar hükümetlerarası konferansta ilan ediliyor.
Bu arada, Türkiye’nin, AB sürecindeki yol haritası niteliği taşıyan Ulusal Programını (UP), seçim yılı olması nedeniyle bu yıl AB’ye sunmayacağı öğrenildi.
Gelecek yıl mart ayında AB tarafından hazırlanacak Katılım Ortaklığı Belgesinin ardından, Türkiye’nin de UP’yi mayıs ayında birliğe iletmesi öngörülüyor.
Milyonların katıldığı Cumhuriyet mitingleri, Atatürk düşmanlarının gözünü korkuttu. Ankara Üniversitesi’nde 13 Mayıs İzmir Mitingi için bildiri dağıtan Atatürkçü gençlere saldıran bölücüler, bir araba dayak yedi
TANDOĞAN, Çağlayan, Mersin, Manisa, Çanakkale derken 13 Mayıs’ta İzmir’de düzenlenecek dev mitinge köpüren Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı bölücüler, ortalığı birbirine kattı. Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü’nde bulunan Eğitim Bilimleri Fakültesi’nin önünde dün standlarında İzmir mitingine çağrı bildirisi dağıtan Atatürkçü gençleri, önce sözlü olarak taciz eden Atatürk düşmanları, daha sonra kaba şiddete başvurdu. Cumhuriyetçi gençleri, taş ve sopalarla etkisiz hale getirmeye çalışan bölücüler arbede çıkardı. Çatışmada 30 genç yaralandı.
Kampüs içinde Atatürk posteri ve Türk Bayrağı asılı standlarında öğrencilere 13 Mayıs İzmir Cumhuriyet Mitingi’nin bildirilerini dağıtan gençler, bölücülerin sözlü tacizine uğradı. Atatürk’ü ve Cumhuriyeti hazmedemeyen ve standdaki Türk Bayrağı ile Atatürk posterinin indirilmesini isteyen bölücüler, bir süre sonra taş ve sopalarla bildiri dağıtan gençlere saldırdı. Atatürkçü gençlerin de karşılık vermesi üzerine çatışma büyüdü. Bölücülerin molotof kokteyl de kullandıkları görüldü.
Polis müdahale etti
Olayların büyümesi ve atılan taşlardan dolayı fakülte binalarının da zarar görmesi üzerine kampüse çağrılan çevik kuvvet polisi, öğrencilere müdahale ederek asayişi sağladı. Öğrenci grupları arasında set oluşturan ve grupları sırayla okul dışına çıkaran polis, Cebeci Kampüsünde geniş güvenlik önlemleri aldı. Okula gelen sağlık ekipleri taş ve sopa darbelerinden yaralanan öğrencilere okul bahçesinde müdahale etti.
“Cunta” suçlaması
Atatürk karşıtlarının özellikle 14 Nisan Tandoğan ve 29 Nisan Çağlayan Mitinglerinden sonra birtakım sinsi planlar içinde olduklarını vurgulayan Türkiye Gençlik Birliği Genel Başkanı Adnan Türkkan olayla ilgili şöyle konuştu:
“Gençlerimiz 13 Mayıs İzmir Mitingi için bildiri dağıtırken, Cumhuriyet karşıtı grup, üniversite önünde Cumhuriyet mitinglerini “darbecilik” ve “cuntacılık” ile suçlayan bildiriler dağıtıyordu. Dün gerçekleşen olay, hızını alamayan azgın bölücülerin birdenbire saldırıya geçtiğinin resmidir. Başka Türkiye yok. Asla durmayacağız. Çünkü bizim Cumhuriyetten başka yolumuz yok.
|
| ||||
|
DTP’DEN KANDİL TALİMATLI SEÇİM STRATEJİSİ
Bağımsız adaylarla girecekler
22 Temmuz’daki seçimlerde yüzde 10’luk barajı aşabilmek için DTP’li yöneticiler ilginç yollar deneyecek
DTP, 22 Temmuz’da yapılacak seçime yüzde 10’luk seçim barajını aşabilmek için bağımsız adaylarla girilmesi konusu, partinin Diyarbakır’da dün başlayan geniş katılımlı toplantısında masaya yatırıldı. Genel Başkan Ahmet Türk ile Sırrı Sakık’ın geçen hafta Kuzey Irak Kandil Dağı’nda Murat Karayılan’ı ziyaret ettiği ve bu toplantıdan bağımsız aday kararı çıktığı iddia edildi.
Referansları belli
Diyarbakır’da strateji belirlemek için düzenlenen toplantıya DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, eski DEP milletvekilleri Leyla Zana, Orhan Doğan, Sedat Yurtdaş, Sırrı Sakık ve DTP’li il ve ilçe belediye başkanları ile parti teşkilatları katıldı.Yüzde 10’luk seçim barajı yüzünden ilk gün yapılan görüşmelerde eğilim, kandil Dağı’ndan alınan talimat doğrultusunda seçime bağımsız adaylarla girilmesi yönünde oldu. DTP Genel Başkanı Ahmet Türk son kararı Parti Meclisi’nin vereceğini söyledi.
DEP’liler öncelikli
Parti yönetimi mevcut belediye başkanlarının adaylığına da sıcak bakmıyor. Adaylığı gündemde olan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir de toplantıda söz alarak aday olmayacağını açıkladı. Aday listelerinde önceliğin eski DEP milletvekillerine verileceği belirtiliyor.
İnce taktik denemesi
Demokratik Toplum Partisi’nin başta Doğu ve Güneydoğu illeri olmak üzere bir ‘ince’ planı var. Buna göre, birçok ilde kimin hangi adaya oy vereceği bile belirlendi. İddialar en azından bu şekilde. Üzerinde milletvekili adayının yeraldığı oy pusulaları hazırlatılacak ve bunlar seçimden hemen önce mahalle mahalle, köy köy, sokak sokak evlere dağıtılacak.
* Kadınlar ‘a’ adayını desteklerken, erkekler de ‘b’ adayına oy verecek. ‘c’ mahallesi bir aday için tercihini kullanırken, ‘d’ mahallesi bir başka adaya oy atacak.
* Köyler ve hatta sokaklar bile plan dahilinde. Bu pusulalar önceden dağıtılacak, seçmen sandık başına gittiği zaman da hemen hemen tıpa tıp benzeri olan, sadece üzerinde Yüksek Seçim Kurulu’nun onayının olduğu resmi oy pusulasının sandığa atılması kalacak.
* DTP’nin uygulayacağı bu sistemle, en kötümser tahminle 30-50 milletvekili çıkaracağı konuşuluyor. DTP, planlanan taktikle bu miktar milletvekili çıkardığı takdirde Meclis’te Grup kurma gücüne erişebilecek.
Baydemir’e soruşturma
Demokratik Toplum Partisi (DTP) yöneticileri, bazı belediye başkanları ve meclis üyelerinin 17 Aralık 2006’da Diyarbakır’dan başlattıkları “Ankara Yürüyüşü” nedeniyle Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir hakkında Gaziantep ve Adana’da soruşturma başlatıldı. Osman Baydemir, Gaziantep ile Adana Cumhuriyet başsavcılıklarının açtığı soruşturmalar kapsamında Diyarbakır’da ifade verdi.
|
| ||||
|
Kutlu yürüyüşümüze başladık
Bahçeli: 22 Temmuz’u ’milli şahlanışla,Damat Ferit zihniyetinin ebediyen tasfiye edileceği ve lider Türkiye’nin önünün açılacağı gün’ olarak ilan ediyoruz
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 22 Temmuz 2007 genel seçimleri öncesinde Türk Milleti’ne çağrı yaptı. Ülkemizin; Cumhuriyetin kurulduğu tarihten bu yana, emsali görülmemiş, çok ağır şartlar altında bir seçim sürecine girdiğini dile getiren Bahçeli, bu sürecin, MHP’nin kutlu yürüyüşüyle aşılacağını dile getirdi.
Kurtuluş mücadelesi
Bahçeli, “Bu seçim; içerisinde bulunduğumuz vahim koşullar itibariyle; büyük bir önem taşımaktadır. 22 Temmuz, Türk milletinin kurtuluş mücadelesini yeniden başlatmaya karar vereceği tarihi bir seçim olacaktır. İşgal yıllarında var olan mandacı, işbirlikçi ve teslimiyetçi zihniyet bugün yeniden hortlamış ve o günden daha tehlikeli bir şekilde devletimizin bekasına ve milletimizin istiklâl ve istikbâline zarar verir hale gelmiştir. O gün, iktidarlarını sürdürebilmek için itilaf devletlerinin önünde eğilen ve ezilenler; bugün de siyasi ikballerini aynı işgalci çevrelerin emellerine hizmet ederek sağlamaya çalışmaktadırlar” dedi.
MHP Lideri Devlet Bahçeli “22 Temmuz 2007 tarihini; ’milli şahlanışla, Damat Ferit zihniyetinin ebediyen tasfiye edileceği ve lider Türkiye’nin önünün açılacağı gün’ olarak ilan ediyoruz. Vereceğiniz yetkiyle; milli kurtuluş mücadelesini yeniden başlatacak, kararlı adımlarla yola koyularak, Türk’ün ayak seslerini tüm dünyaya duyuracağız” diye konuştu.